Zamansal Yarılma Çağında Ulus-Devletin Çözülüşü, Gecikmiş Milliyetçilikler ve Tekno-Feodal İktidar
İnsanlık bugün tarihsel olarak eşi benzeri az görülen bir kırılma anından geçiyor. Ulus-devlet, modernitenin düzen kurucu temel formu olarak dil, kültür, coğrafya, ortak hafıza ve hukuki sınırlar üzerine inşa edilmişti. Bu yapı, kapitalizmin, yurttaşlığın ve siyasal egemenliğin mekânsal çerçevesini oluşturuyordu. Ancak yapay zekâ, dijitalleşme ve platform ekonomisi, bu sütunların neredeyse tamamını anlamsızlaştıran bir hız ve ölçekte işliyor. Dil artık sınır değil; anlık çeviri mümkün. Coğrafya sınır değil; uzaktan çalışma, dijital vatandaşlık ve sanal mekânlar var. Kültür yerel olmaktan çıkıyor; algoritmalar küresel ölçekte tek tipleşmiş bir kültür üretiyor. Hukuk bile parçalanıyor; ulus-devlet hukuku ile platformların “kullanım sözleşmeleri hukuku” karşı karşıya geliyor.
Bu durum, birlikte yaşamanın yüzyıllar boyunca oluşmuş kaide bazlı dünya düzeninin çözülmesi anlamına geliyor. Fakat bu çözülme, otomatik olarak daha özgür bir dünya yaratmıyor. Aksine, boşalan alana “teknolojinin efendileri” diyebileceğimiz yeni bir iktidar tipi yerleşiyor. Ulus-devlet iktidarı kaba güçle, hukukla ve ideolojiyle çalışıyordu; tekno-iktidar ise veriyle, algoritmalarla ve görünmez yönlendirme teknikleriyle işliyor. Eskiden vatandaştık, şimdi “kullanıcıyız”. Eskiden haklarımız vardı, şimdi “kullanım şartlarımız” var. Eskiden siyasal özneydik, şimdi davranışsal veri paketleriyiz.
Bu yeni kurucu iktidar, sınırları devletlerden çok platformlar aracılığıyla çiziyor. Kimliğimizi nüfus cüzdanı değil, dijital profil belirliyor. Ekonomik değer üretimi emekten çok dikkat ve veri üzerinden şekilleniyor. İtaat, zorla değil; bağımlılık, alışkanlık ve konfor üzerinden sağlanıyor. Bu durum, “tekno-feodalizm” olarak adlandırılan yeni yapıyla birebir örtüşüyor: Toprak yerine platform, serf yerine kullanıcı, derebeyi yerine algoritma sahibi şirketler var.
Gecikmiş Milliyetçilikler: Yanlış Zamanda Yanlış Mücadele
Tablonun en trajik ve ironik tarafı ise şu: Ulus-devlet formu tarihsel olarak çözülürken, hâlâ 19. yüzyılın siyasal tahayyülüyle “uluslaşmak” ve “devlet kurmak” isteyen aşiret temelli milliyetçilikler var. Zamanlar çakışıyor ama bilinçler çakışmıyor. Bu milliyetçilikler iki kez gecikmiş durumdadır:
Birincisi, ulus-devlet modeli zaten tarihsel kriz içindeyken ona ulaşmaya çalışırlar.
İkincisi, aşiret, soy, kan ve akrabalık gibi pre-modern bağları “modern ulus” kılığına sokmaya çalışırlar.
Ortaya çıkan şey ne gerçek anlamda modern bir ulus, ne de özgürleştirici bir siyasal projedir. Daha çok:
• Mitlerle beslenen,
• Mağduriyetle meşrulaştırılan,
• Romantik bir geçmiş anlatısıyla ayakta duran
bir kimlik siyaseti ortaya çıkar.
Bu siyaset biçimi, teknoloji çağının yapısal sorunlarını kavrayamaz:
Veri sömürüsünü görmez,
algoritmik iktidarı tanımaz,
platform egemenliğini fark etmez,
sınıf meselesini kimlik meselesine indirger.
Yani 21. yüzyılın sorunlarını, 19. yüzyılın çözümleriyle çözmeye çalışır.
Daha da çarpıcı olan şudur: Bu “gecikmiş milliyetçilikler”, farkında olmadan teknoloji efendilerinin işine yarar. Çünkü:
• Toplumu sınıf temelinde değil, etnik ve kimlik temelinde parçalarlar.
• Ortak direniş zeminini imkânsızlaştırırlar.
• İnsanları algoritmik sömürü yerine birbirleriyle meşgul ederler.
Bir tarafta ulus-devleti aşan tekno-iktidar, diğer tarafta ulus-devlete bile ulaşamamış siyasal hayaller vardır. Bu ikisi arasında sıkışan şey ise insanlığın ortak özgürlük ihtimalidir.
Üç Tarihsel Zamanın Aynı Anda Yaşanması
Bugün aynı anda üç ayrı tarihsel zamanda yaşıyoruz:
1 Ortaçağ mantığında yaşayanlar
2 Ulus-devlet modernitesine tutunmaya çalışanlar
3 Tekno-feodal bir geleceğe doğru sürüklenenler
Bu, tarihte nadir görülen bir “zamansal yarılma”dır. Normalde toplumlar görece doğrusal ve katmanlı ilerlerdi. Şimdi ise tarih üst üste binmiş durumda.
Moderniteye ulaşamamış, hâlâ ortaçağ dünyasında yaşayan geniş bir nüfus vardır:
• Aşiret, tarikat, cemaat, şeyh ve reis ekseninde örgütlenirler.
• Birey değil, “bağlılık” üzerinden var olurlar.
• Hukuk değil, gelenek ve itaat belirleyicidir.
• Akıl değil, kutsallık ve korku yönlendiricidir.
Bu yapı feodalitenin zihinsel kalıntısıdır. Ama ironik biçimde bu kitleler teknolojiyi son derece hızlı kullanır: WhatsApp’ları vardır, TikTok’ları vardır, yapay zekâdan faydalanırlar; fakat zihniyet hâlâ Ortaçağ’dadır. Teknik olarak modern, zihinsel olarak pre-modern bir kitle söz konusudur. Bu ise tarihin en tehlikeli kombinasyonlarından biridir.
Çünkü:
• Eleştirel akıl yoktur,
• Bireysel sorumluluk yoktur,
• Hak bilinci yoktur,
ama
• Sınırsız iletişim gücü vardır,
• Hızlı örgütlenme kapasitesi vardır,
• Manipülasyona açık devasa bir alan vardır.
Bu kitle hem gecikmiş milliyetçilikler hem de tekno-iktidar için hazır bir insan kaynağına dönüşür. Biri onları “kimlik”le, diğeri “algoritma”yla yönetir.
Modernite: Teknik Değil, Zihinsel Bir Devrim
Modernite teknik ilerleme değildir. Modernite:
• Bireyin doğuşudur,
• Aklın özerkliğidir,
• Hukukun kutsaldan kopmasıdır,
• Otoritenin sorgulanabilir olmasıdır.
Moderniteye ulaşamayan toplumlar:
• Devleti kutsallaştırır,
• Lideri kurtarıcıya dönüştürür,
• Eleştiriyi ihanet sayar,
• Bilgiyi değil inancı esas alır.
Şimdi trajik olan şudur:
Bir yanda moderniteyi bile tamamlayamamış kitleler,
öte yanda modernitenin ötesine geçen bir dijital iktidar.
Yani biri hâlâ “itaat kültürü” içinde yaşarken, diğeri “algoritmik itaat” üretmektedir. Aradaki fark sadece araçtır.
Tekno-İktidar ve Yeni Kurucu Güç
“Teknolojinin efendileri her şeyi yeniden belirlemek istiyor” cümlesi, çağımızın özeti gibidir. Çünkü gerçekten de yeni bir kurucu iktidar doğmuştur:
• Sınırları devletler değil, platformlar belirler.
• Kimliğimizi nüfus cüzdanı değil, dijital profil tanımlar.
• Ekonomik değer emekten çok dikkat ve veriden üretilir.
• İtaat, zor yoluyla değil, bağımlılık ve konfor üzerinden sağlanır.
Ulus-devletlerin çözülmesi teorik olarak ilerici bir potansiyel taşıyabilir: milliyetçiliğin, etnik sınırların ve dışlayıcılığın aşılması gibi. Fakat bugünkü gidişat, bunu demokratik bir evrenselliğe değil, dijital bir oligarşiye doğru sürüklüyor.
Yani eski düzen yıkılıyor; ama yerine gelen:
• Daha özgür bir insanlık düzeni değil,
• Daha merkezi, daha görünmez ve daha hesap sorulamaz bir iktidar biçimi oluyor.
Sonuç: Çifte Mücadele Zorunluluğu
Bugün tarih ilk kez bizden aynı anda iki şeyi talep ediyor:
Hem Aydınlanma’yı savunmamızı,
hem de Aydınlanma-sonrasını düşünmemizi.
Bir yandan ortaçağ zihniyetine, aşiretçiliğe, tarikatçılığa, lidere tapınmaya karşı aklı, bireyi ve hukuku savunmak zorundayız.
Diğer yandan yapay zekâ, veri iktidarı ve platform tahakkümüne karşı yeni bir özgürlük fikri üretmek zorundayız.
Asıl soru artık “hangi ulus?” değil:
“Kim karar veriyor, kim kontrol ediyor, kim sömürüyor?”
Ulus-devlet kurmak isteyenler hâlâ bayrak, toprak ve sınır konuşuyor.
Tekno-iktidar ise veri, dikkat, davranış ve bilinç konuşuyor.
Biri haritalarla uğraşıyor,
öteki insan zihniyle.
Ve insanlığın geleceği, bu iki dünya arasındaki mücadelede belirlenecek.
Mustafa Akdenizli



