Çağdaş yaşam nedir? Çağdaş olmak nedir?

  • Çağdaş olmak medenileşmek midir? Medenileşmek nedir o zaman? 
  • Çağdaş olmak için hangi anlayışı benimsemek, nasıl yaşamak gerekir?   
  • “çağdaş” kelimesinin sözlük anlamı: Aynı çağda yaşayan, çağcıl, asri, muasır (TDK)
  • Aynı çağda yaşayan herkes çağdaş mıdır?
  • Batılılaşmak, Amerikalı veya Avrupalı ​​gibi olmak veya yaşamak mıdır?
  • Opera veya klasik müzik dinlemek midir.
  • Modaya göre giyinmek midir?

Her toplum, yarattığı medeniyet ve değerler çerçevesinde kendi hikayesini ve tarihini  oluşturur.

İnsanlık medeniyeti ve ortak değerleri ise bu oluşumların birer sentezleri, arınmışlıklarıdır. Cağ kavramı ise insanlık medeniyetinin farklı evrelerini tanımlar.

Çağdaşlık ise en basta insanlığın bir medeniyet değeridir. bkz.


M.Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Memleketler çeşitlidir, fakat medeniyet birdir, ve bir milletin gelişmesi için bu tek medeniyete katılması lazımdır.”

29.10.1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya Demeç.

Efsanevi Kadın Türkan Saylan ve arkadaşları, çağdaş ya da çağdaş yaşam kavramlarını yaygınlaştıran Cydd Derneklerinin kurucularıdır.

Çağdaş kelimesi diğer dillerde bulunmayan bir kavramdır.

Türkçenin kendine özgü ve zengin anlatım dinamiği, çağdaş kavramında olduğu gibi
yoğun saldırı altındaysa, bu kavramların anlamı giderek bulanıklaşıyor.

Bu nedenle bu kavramı yakından incelemek gerekir.
İnsanlık medeniyetinin, farklı değerler içeren ve bu değerlerle birbirlerinden ayrılan üç evreden yani üç cağdan oluştuğunu söyleyebiliriz. İlk cağ, Orta Cağ ve yeni Cağ

Her ne kadar Orta Cağdan günümüze 600 sene geçmiş olmasına rağmen, yeni cağa geçiş veya geçemeyiş her toplum için farklı olmuştur.


Örneğin orta cağ ile yakın cağı birbirlerinden ayırmak, bir keyfiyetin sonucu değildir. Madem İstanbul fethedildi, yasasın! Bundan sonraki cağa yeni cağ diyelim, seklinde ise hiç değildir.

Orta cağ ile yakın cağın değerler karşılaştırmasına geçmeden önce yakın tarihimize damga vuran, modern Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, temellerini yeni cağın insanlık değerlerinden aldığı, Cumhuriyetin aydınlanma devrimlerini vurgulamakta yarar var. 

Toplumu oluşturan bireyler toplumlarının temel değerlerinin ve tarihsel kökenlerinin farkında değillerse, toplumu bir arada tutan tutku kaybolur.

Bir toplum, değerlerine ilişkin duygusunu yitirirse, sosyal sisteminin temelini koruyamaz ve sürdüremez.

Her iki cağın temel yaşamsal farklarını söyle sıralayabiliriz

  • Orta Cağda,
  • Tanrı ve ruhban sınıfı (Hoca, Şeyh, Kral, Padişah) her şeyin belirleyicisidir.
  • İnsan ancak dinin ve ruhban sınıflarının belirlediği kadarıyla kendi kaderi içinde gelişebilir.
  • Buna biz Teosentrik dünya görüşü diyoruz, yani Tanrı düşünce ve eylemin merkezindedir
  • Eğitim engellenmelidir – Zira eğitim Tanrı korkusunu ve inancı azaltır!
  • Kutsal Kitapları incelemek yeterlidir.
  • Bilgi ve bilim insanları dinden uzaklaştırır.
  • Eğitim sadece dine ters düşmemek kaydıyla ve sadece din için yapılmalıdır.
  • Birey önemsizdir, yaşam koşulları Tanrı tarafından veya ruhban sinifi tarafından belirlenmiştir.  
  • Her birey kendi kaderine razı olmalıdır.
  • Birey yoktur Kul vardır.
  • Toplumda kimsenin kişisel sorumluluğu yoktur.
  • Buna göre, bir Toplumun başına kötü bir felaket  geldiğinde, suç dışarıdaki bir düşmana veya güce yüklenir. Toplum, başkalarının ona karşı komplo kurmuş olması gerektiğini düşünür (komplo teorileri).
  • Günlük acıların mutluluğa ve refaha dönüşmesi ancak öbür dünyada başlar. Yani mutluluk ancak cennette mümkündür.

Buna karsın yeni cağda, kökleri Anadolu’ya, Millete dayanan ve Rönesans’la yeniden canlanan ve hala sürmekte olan aydınlanma hareketi ve bir süreç söz konusudur.

  • insan merkezli dünya görüşü, yani insan, düşünme ve hareket etmenin merkezindedir.
  • İnsan, Tanrı’dan veya Ruhban sınıfından bağımsız olarak gelişebilir.
  • Bu gelişme eğitim yoluyla gerçekleşir.
  • Bu, doğayı tanıma yoluyla deneyle ve bilgiyle gelişir.
  • Bireysel gelişim, kişisel sorumluluk ve evrensel eğitim gerektirir.
  • İnsan eğitim yoluyla kendini mükemmelleştirebilir.
  • İnsan kendini eğitme ve daha da geliştirme yeteneğine sahiptir.
  • Erdemli yasamanın kaynağı bilimdir.
  • Bireyin ve toplumun mutluluğu ve refahı, tüm eylemlerin yönlendirilmesi gereken en yüksek değeri oluşturur. İnsan bireyselliği özgürce gelişebilmelidir. Birey, yaşam koşulları hakkında kendi kaderini tayin etmelidir.
  • Kişi eylemlerinden sorumludur!
  • Günlük acıların mutluluğa ve neşeye dönüşmesi bu dünyada mümkündür. Çünkü eğitimle kazanılan bilgi günlük acıları dindirebilir.
  • Özgür bir inanç ancak laik bir toplumda mümkün olabilir.
  • Ve en nihayet insan kendi kaderini tayin etmelidir.
  • Milli irade her şeyin üstündedir ve kişilerin hak ve özgürlüklerinin garantisidir.

Orta cağdan günümüze gelişim, bitmemiş bir aydınlanma sürecidir. Toplumlar bu sürecin çeşitli evrelerinde kendilerini bulmaktadırlar.
Bazı toplumlar hala Orta cağın karanlıklarında çırpınırken diğer toplumlar muasır medeniyetler seviyesine ulaşma cabası içindedirler. Gelişmiş diye adlandırdığımız Toplumların bazıları ise zaman zaman değerlerini unutma, çiğneme hatta tersine tutum alma içinde olabilmektedir. Bazı toplumlar ise bu sürecin geliştirenidir.

Ülkemizi derinden sarsan gelişmelerin kökünde yatan bu gerçekliktir.

Çağdaş düşünce veya yasam ise bu sürecin bireylere yansımasıdır. Bireyler söz konusu olduğunda ayni Toplumlarda olduğu gibi ne kadar çağdaş sorusu sorulmalıdır.

Veröffentlicht unter Anasayfa | Kommentare deaktiviert für Çağdaş yaşam nedir? Çağdaş olmak nedir?

Cagdas degerler Cagdas yasam

Çağdaş yaşam Değerleri, Muasır Medeniyetler Değerleri
Hazirlayan: Mustafa Akdenizli

Bu değerler şunlardır:
-Yaşam hakkı – Barış hakkı – Yurtta barış, dünyada barış
-Hümanist düşünce
-Rasyonellik
-Laiklik
-Hukuk devleti
-Demokrasi
-Uluslararası insan hakları
-Uluslararası çocuk hakları
-Cinsellık tercihi
-Çevre Bilinci

1) Yaşam hakkı – Barış hakkı
Yurtta barış, dünyada barış
(M.K.Atatürk 20. April 1931)

2) Hümanist düşünce
Hümanizme göre doğruyu bulmak insanın bir yetisidir.
Fakat doğruyu bulma yönteminde gizemcilik, mistisizm, gelenek ve bunlar gibi genel geçer kanıtlarla ve mantıkla bütünleşmeyen yöntemler izlenemez.
Gerçeğe duyulan bu arzu, gözü kapalı kabullenimlerle değil, bilimsel şüphecilik ve bilimsel yöntemle doyurulmalıdır.
Otoriteyi ve aşırı şüpheciliği de reddederken, kaderin olaylar üzerindeki etkisini kabul etmez.
Doğrunun ve yanlışın bilgisine kişisel ve ortak bilincin en doğru biçimde algılanmasıyla ulaşılabileceğini savunur. Bunun yanı sıra, humanizm insanın tüm diğer canlı türlerinden daha özel olduğu düşüncesini reddeder. Hümanist filozof Peter Singer “Birçok istisna olmasına rağmen, hümanistlerin çoğu kendilerini en büyük dogmadan özgürleştiremiyor… önyargılı türcülük… Hümanistler diğer canlı türlerine karşı düşüncesizce istismarlara karşı durmalıdır.” diyerek hümanizmin doğalcılığını ve hayvanseverliğini belirtir. Bizim diğer canlıların üzerinde tanrı vergisi bir hüküm hakkımız olmadığını ekler. Hümanizm insanın kapasitesine iyimser yaklaşır, bunun yanı sıra insan doğasının tümüyle iyi ya da tüm insanların hümanizmin savunduğu ussalcı ve manevi değerlere ulaşabileceğini savunmaz. Bu hedef birey için azim ve diğerlerinin yardımını gerektirir. İnsanın gelişimidir hümanizmin ereği, bütün insanlar için hayatı daha iyi yapmak. Hümanizm güzel şeyler yapmaya, şimdi ve burada iyi yaşamaya ve geleceğe daha iyi bir dünya bırakmaya yoğunlaşır Kul olma << karşıtı >> Birey olma Düsüncenin merkezinde Tanri vardir<< karşıtı >> Düsüncenin merkezinde Insan vardir.

3) Rasyonellik
Buna göre, hem gerçekliğin hem de doğruluğun ölçütü rasyonalitede yani ustadır. İlk olarak rasyonellik, önsel bilginin ( a priori ) kesin güvenilirliği üstüne kurulmuş bir eğilimdir. Bu felsefi öğretinin dayandığı epistemolojiye göre bilgi, temelden ya da yalnızca akıldan gelir . Hem bilginin hem de yaşamın kurucu ilkesi akıl olmalıdır, der bu yaklaşım. Duyusal deneyimi ikincil kılar ve dahası önemsizleştirir. Deneyciliğe ( amprisizm ) karşı, gerçek bilginin deney-dışı bir yapıya sahip olduğunu ve akla dayandığını ileri sürer. Tümdengelimli düşünce yöntemine dayanır.

4) Laiklik
Laiklik, devlet kuruluşlarıyla dini kuruluşların yasayla ayrılmasını ve politikayla dinin, devletle kilisenin ayrılmasını ifade eder. Laik insan, dindar insanın tersine, dinini sadece daha çok özel yaşamında uygulayan ve “tanrısal politikayı” “dünya politikası” ile ayırmayı bilmesiyle kendini gösterir. Laik insan, dindar insanın tersine, insanların kanunlarına riayet etmesi ve dini sadece kişisel ve özeş gelişim aracı olarak görmesiyle kendini gösterir. Laik insan, dindar insanın tersine, “Tanrıdan” veya din adamlarından kaynaklanan hiçbir kanuna uymak veya dini mercilerin cezalarından korkmak zorunda olmamasıyla kendini gösterir. Laik insan, insanların yaptığı devletinin kanunlarıyla bağlıdır. Dini kurallara uymak isteyip istememesi kişisel özgürlüğü kapsamındadır.

5) Hukuk devleti
Hukuk devleti temel olarak 4 ilkeyi içerir:

• Temel haklar
• Güçler ayrılığı
• Devlet işlerinin öngörülebilirliği
• Güvenlik mekanizmaları

Temel haklar:
Bireyin temel özgürlük veya insan hakları vardır ve bu haklara uyulmaması veya zedelenmesi bireyin başvurarak göreve çağırabileceği, bağımsız bir makam tarafından gözetilir. Bu temel haklar fark olmadan her vatandaşa eşit uygulanır. Buna kanunlar önünde eşitlik de denir.

Güçler ayrılığı:
Güçler ayrılığı denince devletin yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrılması anlaşılır. Buna uygun olarak devlet gücü yasama (kanun yapan organlar), yürütme (devlet gücünü uygulayan organlar) ve yargı (yargılayan organlar) olarak ayrılır.

Devlet işlerinin öngörülebilirliği:
Bir hukuk devletinde hukuk düzeni içerik olarak her vatandaşa yasalara uygun davranışı mümkün kılacak veya uygulanabilir talep hakkı verecek şekilde formüle edilir. Böylece devlet işleri öngörülebilir ve kestirilebilir. Bu sırada aşağıdaki ilkeler özellikle önemlidir: Yasallık: Devlet işleri yasalara aykırı olmamalıdır. Orantılılık: Devlet tarafından alınan her önlem uygun, gerekli ve makul olmalıdır. Geleneksel durumların değiştirilmesinde geçiş ve uyum kuralları.

Güvenlik mekanizmaları (kontroller ve dengeler):

Güçlerin kötüye kullanımının söz konusu olmaması için devletin üç organı birbirlerini sürekli kontrol eder. Devlet güçlerinin biri güç alanını genişletmeye veya diğerlerinin alanına girmeye çalışırsa, diğer iki devlet organı kendi menfaatlerini savunmak ve dengeyi tekrar kurmak amacıyla tekrar uygun güvenlik mekanizmalarına başvurabilirler. Hukuk devleti, bireyin özgürlüğünü güvenceye almak amacıyla anayasal güçleri hukukla bağlı olan ve özellikle davranışlarında hukukla sınırlandırılmış olan bir devlettir.

6) Demokrasi
“Demokrasi” sözcüğü eski Yunan sözcüklerin “demos” (halk) ve “kratein’den” (yönetmek) oluşmuştur. Buna göre demokrasi, egemenliğin halkın isteğine göre verildiği ve yönetenlerin halka karşı sorumlu olduğu bir politik düzenin tarifidir. Bir demokrasinin karşılaması gereken temel standartlar: Demokrasi, sadece fiili egemenlik halka dayanıyorsa ve halkın belirlediği temsilciler serbest seçimlerle yeniden seçiliyorsa bir demokrasidir. Demokratik bir yönetimin karşılaması gereken temel standartlar: Serbest seçimler: Demokraside yönetim düzenli aralıklarla, serbest, gizli, hilesiz ve genel halk seçimleriyle seçilir. Halk veya temsilcileri tarafından oylanarak tekrar görevden de alınabilir. Ayrıca yönetim halk veya temsilcileri tarafından kontrol de edilir. Demokratik Anayasa: Ayrıca yönetim hukuk devleti (yani işlemleri Anayasaya ve yasalara uygun olmalıdır) ve çoğunluk ilkesi (yani işlemler çoğunluğun isteklerine uygun olmalıdır) üzerine kurulmuştur. Muhalefet olması: Demokrasinin başka bir merkezi alameti yüksek düşünce özgürlüğü ve çeşitliliğiyle muhalefetin varlığıdır. İki farklı görüşü temsil eden ve birbirlerine demokratik oyun kurallarını dikkate alarak davranan en az iki parti. Demokratik bir seçimin karşılaması gereken temel standartlar: Eşitlik: Her seçmen seçimlere ve oylamalara katılabilmelidir ve bir oya sahiptir. Özgürlük: Zorlama yapılamaz. Zorlamanın önlenmesi için seçimler sık sık gizli yapılır. Pasif seçim hakkı: Seçim hakkı olan herkes kişisel tercihiyle aday olabilir. Alternatifler: Gerçek bir tercih sadece çok sayıda alternatif varsa yapılabilir. Sonuç: Kazanan, en fazla oyu toplayan (çoğunluk ilkesi) veya demokratik oyun kurallarına göre Anayasa uyarınca kazandığı açıklanandır. Neler demokrasi değildir? Aşağıdaki durumlarda demokrasiden söz edilemez. Bir diktatörün diktatörlüğü veya zorba yönetimi politik bir partiyi veya başka bir grubu yönetiyorsa. Örneğin askeri, proletarya veya teokrasi diktatörlüğünde. Yöneticinin kim olacağını yönetici belirliyorsa. Düzenli aralıklarla serbest seçimler yoksa. Muhalefet, sesini duyurabileceği medya erişimine sahip değilse. Basın özgür haber yapamıyorsa. İnsanların aktif veya pasif seçim hakkı keyfi bir şekilde elinden alınıyorsa. Sadece bir parti varsa. Devlet laik bir hukuk devleti değilse, örneğin düşünce özgürlüğü vs. yoksa. Bir demokrasi sadece kendisinden önce hüküm süren politik güç sistemi tamamen dönüştüğünde tam olarak işleyebilir. İşleyen demokrasili bir devlet şeklini oturtmak çok zordur. Çok kolay tekrar kaybolabilir ve yukarıda tarif edilen sözde demokratik şekillere evrilebilir. Demokrasi ve katılım Vatandaş girişimi demokrasinin temel ögeleri arasındadır. Topluluğa katılım ve topluluk oluşturma imkanları da aynı şekilde girişim ilkesi ve girişimde bulunan insanın önemli bir güdüsüdür. Yaşayan bir demokrasi insanların, Avrupa Birliğine kadar toplumun her düzeyinde politik karar süreçlerini oluşturmaya katkıda bulunduğu, toplumsal sorgulamalara katılabildiği ve girişimleriyle demokratik toplumu güçlendirdiği aktif bir vatandaş topluluğuna ihtiyaç duyar. Bu katılımın kapsamında toplumsal kuruluşlara ve okullar ve kreşler gibi kamu kurumlarına katılım da bulunmaktadır.

7) İnsan Hakları 10 Aralık 1948 Genel insan hakları insan gelişiminin en büyük başarısıdır, çünkü aynı haklar ilk defa dünya çapında tüm insanlar için geçerli olmuştur!

İnsan hakları aşağıdaki üç temeli esas alır:
Özgürlük:
Tüm insanlar insan haklarıyla korunabilecek düşünce, vicdan, din, basın ve düşünce özgürlüğüne sahiptir.
Eşitlik:
Tüm insanlar kanun önünde eşittir ve ayrım olmadan aynı korunma hakkına sahiptir. Yani ırk, ten rengi, cinsiyet, dil, din, politik veya başka bir görüş, milli veya sosyal köken, servet, doğum veya başka bir durum nedeniyle ayrım yapılamaz. Herkes tüm ayrımcılık türlerine karşı aynı şekilde korunur. Erkekle kadının haklarının eşit olması sağlanır.
Dayanışma:
Tüm insanlar, insan hakları sisteminin ayrılmaz bir parçası olan, sosyal güvenlik, eşit ücret, uygun yaşam standardı, sağlık ve eğitime erişim hakkı gibi ekonomik ve sosyal haklara da sahiptir. Politik, vatandaşlık, ekonomik, sosyal ve kültürel insan hakları birbirinden farklı olacaktır. İnsan hakları sadece, başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı gösterilmesi amacıyla ve ancak demokratik bir cemiyette ahlâkın, kamu düzeninin ve genel refahın haklı icaplarını yerine getirmek maksadıyla kanunla belirlenmiş sınırlamalara tabi tutulabilir. (Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi Madde 29). İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, herhangi bir devlete, zümreye ya da ferde, bu Beyannamede ilan olunan hak ve hürriyetleri yoketmeye yönelik bir faaliyete girişme ya da eylemde bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz (Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi Madde 30). Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi (30 madde) http://www.un.org/depts/german/menschenrechte/aemr.pdf

8) Çocuk Hakları (UNICEF), 20 Kasım 1989 Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Konvansiyonu / Federal Almanya Anayasası Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Konvansiyonu ile (Genel Kurulun 20. Kasım 1989 tarihli 44/25 no.lu kararı), çocuk hakları, kesin bir şekilde insan hakları seviyesinde değerlendirilip, milletler hukukunda kalıcı olarak tanımlanmıştır. Çocuk hakları konvansiyonu 18 yaşından küçük tüm çocuklar için geçerlidir. İçerdiği 54 madde ile çocuk dostu bir toplum için dünya çapında geçerli standartları ve bu hakları uygulamak için devlet ve toplumun görevlerini açıklar. Çocukların korunması, geliştirilmesi, ve katılımı, yaşamın ve toplumun her sahası içinde önceliği olmalıdır.

9) İnsan hakları olarak cinsellikte kendi kaderini tayin etme. Yasal eşitlik. Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, 21. Madde üzerinden (ayrımcılık yasağı) cinsel yönelim temelli ayrımcılığı yasaklamaktadır. Özellikle cinsiyet, ırk, renk, etnik ya da sosyal köken, genetik özellikler, dil, din ya da dünya görüşü, siyasi ya da diğer görüşler, bir azınlığa aidiyet, mülkiyet, doğum engellilik, yaşlılık veya cinsel yönelim konusunda ayrımcılık yasaktı

10) Insan haklerı olarak saglıklı bir çevre zorunludur
Karar tasarısı Birleşmiş Milletler Çevre komisyonunda olup 2022 de oylanacaktır. Kamuoyu oluşturma yaşamsaldır  

Veröffentlicht unter Cağdaş Değerler | Verschlagwortet mit , , , , | Kommentare deaktiviert für Cagdas degerler Cagdas yasam

LAİKLİK DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN EN BÜYÜK GÜVENCESİDİR.

İşte seküler olan ve olmayan ülkeler

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu tüm diğer uluslarda olduğu gibi akıl, bilim, eğitim ve laiklik  (sekülerlik) temelleri üzerine olmuştur. Bu nedenle laiklik ilkesi anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinin içinde yer almaktadır. Siyasi islamın en çok saldırdığı alan aynı zamanda laikliktir. Laklik toplumsal barışın, çağdaş değerlerin, din ve vicdan özgürlüğünün en büyük güvencesdir. Türk ulusu, laik yönetim sayesinde inancını özgürce yaşamakta, inancıyla ilgili değer yargılarını siyasete ve diğer alanlara karıştırmamaktadır. Laklik ikesinin yerleşmediği toplumlarda özgür düşünce gelişemez. Türk ulusu, laik, demokratik, çağdaş  yaşam seçiminden ödün vermeyeceğini kanıtlamıştır.

Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değilidir.
 “Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektr.“
(1930 Mustafa Kemal)

Laiklik, devlet düzeninin ve hukuk kurallarının akla, bilime dayandırılması, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, bireye inanç özgürlüğünün tanınmasıdır.

Özgürlük ve demokrasi anlayışına hakim, ulusal egemenliğin ve insanlık idealininin temelini oluşturan uygar bir yaşam biçiminin adıdır ayrıca. Siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir.

Bireye kişilik ve özgür düşünce olanakları veren bu yolla siyaset-vicdan ayrımını gerekli kılarak vicdan ve inanç özgürlüğünü sağlayan ilkedir.

Laik düzende din siyasallaşmadan yaşanır, yönetme ve kontrol altında tutma aracı olmaz, kişilerin vicdanlarına bırakılır. Böylece siyasal yaşamın kaynağı bilim ve hukuk olur.

Düşünce ve inanç alanlarının ayrılması dinin kutsallığına en uygun durumdur.

Dünya işlerinin hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi ilkesi batı demokraslerinin de dayandığı temellerden biridir.

Din ve vicdan özgürlüğü çok önemlidir. Değişik din ve mezheplere inananlar, bu ayrımlara karşın birlikte yaşama gereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güven duymuşlardır. Böylece bölünmeler durmuş, iç barış sağlanmış yurttaşlar ulus bilinciyle bir araya gelmişlerdir.

Laklik, her türlü inanca saygılı olmayı gerektirir. Toplumsal barışın sağlanmasında din ve vicdan özgürlüğünün önemi büyüktür. İslam dini özü itibariyle laik düşünceye açıktır. İslamiyete göre dinde zorlama yoktur. Hoşgörü, inanç ve vicdan hürriyeti esastır. Laiklik aklı kullanma becerisini en üst düzeye çıkaran bir anlayıştır.

Laiklik ilkesinin kabulü ile toplumumuz ortaçağın karanlık dünyasından kurtularak çağdaş bir yapıya kavuşturulmuştur.
Mustafa Akdenizli

Veröffentlicht unter Anasayfa, Cağdaş Değerler, Genel | Kommentare deaktiviert für LAİKLİK DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN EN BÜYÜK GÜVENCESİDİR.

Almanya’da Türkçe’nin konumu, Dr. Ali Sak

Son yıllarda Almanya’da gerek okullarda olsun, gerekse başka kurum ve kuruluşlarda olsun göçmenlerin getirmiş oldukları değerlere karşı (dil, din, kültür) giderek artan olumsuz tepkilerin oluşmasını kaygıyla izlemekteyiz.

Çünkü bu davranış genelde Almanya’nın gelişimine 50 senedir emek sağlamış göçmenlere ve özelde Türklere verilen olumsuz bir sinyaldir. Verilen bu sinyallerin başında kuşkusuz Türkçeye karşı olumsuz tutumdur. Oysa Türkçe küçük bir azınlığın konuştuğu dil değil, Almanya’da konuşulan anadiller sıralamasında ikinci sıradadır. Dünyada en çok konuşulan ilk 15 dil arasına girmektedir ve en çok sevilen yabancı diller sıralamasında Çinceden önce 7. sıradadır (http://de.eu-student.eu/die-20-beliebtesten-fremdsprachen/). Bunun da ötesinde Avrupa’da  Türkçe (9%)  konuşan insan sayısı, Rusçadan (22%) ve Almancadan (12%) sonra 3.sıradadır, İngilizceden de (8%) önce gelmektedir (http://de.bab.la/nachrichten/die-sprachen-der-welt.html).

Böylece Türkçe, kültürlerarası evrensel önem taşımaktadır. Türkçede verilecek olan kültür hizmetleri sadece burada yaşayan insanların dillerinin ve kültürlerinin kabulü için değil, aynı zamanda  içinde bulunduğumuz, birlikte yaşadığımız ve kendimizi iyi hissedebileceğimiz toplum için de bir zenginliktir. Zira toplumların çok dilliliğe karşı gşstermiş oldukları hoşgörü kültürel, siyasi ve toplumsal çeşitliliğe ve zenginliğe katkı sağlayarak değişik insanların birlikte yaşamalarını kolaylaştırmaktadır.

Anadili Derslerinin Önemi

Son yıllarda eğitimde ‚kişisel destek’ kavramı sıkça kullanılmakta ve bu bağlamda çocukların kişisel kabiliyetlerine göre desteklenmeleri özellikle vurgulanmakta. Oysa kişisel destek demek çocukları getirmiş oldukları değerlerle beraber bulunduğu yerden almak ve desteklemektir. Göçmenlerin yakın çevresinde konuşulan ve kaçınılmaz olarak sosyalleşmesine hakim olan dil anadilidir. Bilimsel veriler kesin olarak anadilin ikinci ve üçüncü dillerin öğrenilmesindeki olumlu katkısını göstermektedir.

Çocukların anadillerini desteklememek genel dilsel gelişimi köreltmekte ve ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Çocukların genel zihinsel ve dil gelişimi birbirine bağlı olduğu için bu durumda hem dil, hem de zihinsel gelişme olumsuz etkilenmektedir. Bu nedenle anadili çocukların dil gelişim sürecine denk gelen 9-12 yaş arasında kesin olarak desteklenmelidir.

NRW eyaletinde 2010 yılında yürürlüğe girecek olan anadili dersleri ile ilgili yönetmelik

“Türkçe Gönüllüleri” adı altında NRW bazında mart 2008’den bu yana yürütülen geniş kapsamlı kampanya çerçevesinde 40 bine yakın imza ve mart 2008 de demokratik hakların bilinciyle NRW eyalet parlamentosu önünde yapılan yürüyüş, miting ve bakanlıkla özel görüşmeler yapılmıştır. İlk başlarda ilkokullardan zamanla kaldırılması düşünülen ve onun yerine orta okullarda Türkçenin seçmeli ikinci veya üçüncü yabancı dil dersi olarak verilmesine karşı az da olsa olumlu sonuçlar alınmıştır.

Bunlardan bir kaçını sayacak olursak:

1.      Anadili dersleri ilkokullarda artık zamanla tamamen kaldırılmaktan kurtulmuş ve haftada beş saate kadar verilebilmektedir.

2.      Anadili dersine kayıt yaptıranların katılımı zorunludur. Anadili dersi açılabilmesi için ilkokullarda en az 15, ilkokuldan sonraki süreçte 18 öğrenci yeterli görülmektedir.

3.      Türkçe dersi ileriki okullarda ikinci veya üçüncü seçmeli yabancı dil dersleri arasında yer alabilmekte.

4.      Anadili dersleri Türk hükümetinin değil,  Alman hükümetinin yetki ve sorumluluk alanı içinde ve maliyeti de Alman hükümeti tarafindan karşılanmakta.

5.      Türkçe öğretmeni ihtiyacı, Duisburg- Essen Üniversitesi’ndeki Prof. Dr. Emel Huber’in özel çabalarıyla ve kendi başkanlığındaki Türkçe Öğretmenliği Bölümünden 2009/10 öğretim yılı itibarıyla ilk kez ilkokullar için Türkçe öğretmeni yetiştirilecek. Ancak burada yetişen öğretmenlerin ihtiyaca cevap vermemesi halinde, Türkiye Hükümeti ile işbirliği yapılarak Almanca bilmeleri koşuluyla Türkiye’den öğretmen gelebilmekte.

Fakat bundan sonra da Türkçe’nin yaşatılmasında bilhassa velilerin desteğine ihtiyacımız var. Nasıl mı? Çocuklarımızı mutlaka Türkçe derslerine kayıt yaptıralım. Okulumuzda Türkçe dersi yoksa veliler birleşerek (en az 15 veli) okul idaresinden Türkçe dersi talep edelim. Bu taleplerimizi yazılı bir şekilde okul idaresine, bir nüshasını ilgili şehrin eğitim müdürlüğüne (Schulamt) ve bir nüshasını da eyalet eğitim bakanlığına yollayalım (Ministerium für Schule und Weiterbildung NRW, Völkingerstr 40221 Düsseldorf, Zu Hd. Frau Ohlms, Tel.: 0211-5867-3561). Çevresinde talep olup da öğretmen açıklığı nedeniyle Türkçe derslerinin verilemediği okulları bizlere de bildirebilirsiniz ve biz de sizlerin şikayetlerini gerek NRW Veli Dernekleri Federasyonu ve gerekse Elternverband Ruhr e.V (Unterdorfstr 19, 45143 Essen, email: alisak@arcor.de) olarak koordine edebiliriz.

Türkçe yayınlarının kısıtlanması

Son yıllarda Berlin, Hessen ve son olarak da NRW de Türkçe yayın yapan radyo kanallarına yönelik art arda kapanma kararları alınması bizleri derinden yaralamıştır. Bu uygulamayı, sadece sevilen bir program olması nedeniye değil, özelde NRW eyaletinin ve genelde Almanya’nın uyum politikasına da ters düştüğü için, olumsuz görmekteyiz. Adı geçen programın genel bütçeye katkısının çok düşük olması, ekonomik nedenlerin neden olarak öne sürülmesinin geçerliliğini ortadan kaldırmaktadır. Zira bu kısıtlamanın vermiş olduğu toplumsal sinyal ve bundan kaynaklanan sonuçlar, öne sürlen tasarrufa kıyasla çok daha vahim olacaktır.

Okullarda Türkçe yasağı

Son yıllarda giderek artan bir yoğunlukta okulların getirmiş oldukları Türkçe konuşma yasakları Almanya’da yaşayan Türk toplumunun kanayan bir başka yarasıdır. Yasağın hiç bir yasal dayanağı olmadığı için okullar genelde okul yönetmeliğine atıfta bulunarak böyle bir uygulamaya gitmekteler. İlk etapta belirsiz olan fakat öğrencilerin, türk kökenli öğretmenlerin ve velilerin kişisel haklarını ve gelişmelerini engelleyen bir uygulama. Ders dışında böyle yasaklı bir uygulama genel eğitim amacının da dışına çıkarak Alman temel anayasasının (Grundgesetz) madde 2, bent 1 ve 2000/43 sayılı Avrupa ırkçılığı önleme genelgesinin madde 2, bent 2b ye göre yasakdır. Bunun dışında böyle bir uygulama kanuni bir düzenlemeyi gerektirir ki, bunun da anayasa ile uyumluluğu son derece şüphelidir.

Göçmenleri dilleri, kültürleri ve dinleriyle kabul etmek ve gerekirse desteklemek olumlu ve karşılıklı güvene dayanan bir ortam hazırlar. Karşılıklı güvenin arttığı ortamlarda ise insanlar arasındaki iletişim de gelişir. Bu da hem Almanca öğrenimini, hem de uyum çabalarını güçlendirir. Yasaklarla, kısıtlamalarla ve zorla hiç bir insanı gönüllü olarak topluma kazandırmak mümkün değildir. Bu nedenle hep birlikte daha az yasak, kısıtlama, hoşgörüsüzlük ve daha çok saygı, hoşgörü ve anlayış içerisinde sağlıklı bir toplum gelişimine katkı sağlayalım.

 
Bu bağlamda 18 aralık 2009 günü NRW Veli Dernekleri Federasyonu ve Ruhr Veliler Birliği öncülüğünde ve değişik sivil toplum örgütlerinin de katılımıyla yukarıdaki konular ele alınmıştı. Buradan, toplantıya katılan sivil toplum örgütlerine (NRW Veli dernekleri Federasyonu FÖTEN, Ruhr Veliler Birliği EVR, NRW Halk Dernekleri Federasyonu HDF, Almanya Veli Dernekleri Federasyonu FÖTED, Essen Öğretmenler Derneği LVR, Ruhr Türk Eğitimciler Birliği RUTEB, Türkiye Araştırmalar Merkezi TAM, Essen Eğitim Ataşeliği, Herne Atatürkçü Düşünce Derneği ADD, Oberhausen Veli Derneği, Bottrop Veli Derneği, SABAH gazetesi)  göstermiş oldukları toplumsal duyarlıklarından ötürü candan teşekkür ediyorum. Gönül isterdiki konuyla ilgilenen diğer dernek ve kurumlar da birer mesaj yollamış ve böylece Almanya’da „kanayan Türkçe“ yaramıza az da olsa merhem sürmüş olsalardı.

Dr. Ali Sak

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Almanya’da Türkçe’nin konumu, Dr. Ali Sak

Batı medeniyeti bir hiristiyanlık medeniyetimidir?

Batı medeniyeti kökleri Anadolu’ya ve antik Yunan’a dayanan insan ve akıl merkezli dinin geri plana atıldığı seküler, laik bir medeniyettir.

Düşünsel olarak aydınlanma çağına, politik olarak Fransız devrimine ve ekonomik olarak sanayi devrimine bağlıdır..

Bu anlamda gelişmiş ülkeler Çin, Japonya dahil Batı medeniyeti kapsamındadır.  Batı medeniyeti ‘Batı’ kavramından bağımsız bir insanlık medeniyetidir.

Batı medeniyeti iddia edildiği üzere hiristiyan medeniyeti değildir. Aksine Batı medeniyeti değerlerinde dinin esamesi bile okunmaz. (Her toplumun kendine öz kültürü yaşam tarzı ve özgeçmişi ile karıştırılmamalıdır.)

Batı insanı için inanç onun özelidir, mahremiyetidir.
Sormaz. Sorulmasından hoşlanmaz.
İnsanlarla ilişkilerinde dini terimler kullanmaktan kaçınır hatta bu terimler artık unutulmuştur, insanların özeline yönelik sorular sormaz.

Özeline müdaheleyi kişiliğine karşı müdahele alarak algılar. Bu davranış toplumda yadırganır ve ayrımcılık addedilir, kınanır.Kişilerin kurumlarla ve işyerleriyle ilişkilerinde insanların özeline yönelik müdahele  ayrımcılıktır ve suçtur .

Türkiyenin ilk çağdaş insanı ve Çağdaş yaşam tarzını tüm hayatı boyunca uygulamış insanı bu nedenlede Mustafa Kemal Atatürk’tür.

“Memleketler çeşitlidir, fakat medeniyet birdir, ve bir milletin gelişmesi için bu tek medeniyete katılması lazımdır.”

M.K. Atatürk’ü

Veröffentlicht unter Anasayfa, Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Batı medeniyeti bir hiristiyanlık medeniyetimidir?

Almanlar’a ve Almanya’da büyüyen çocuklarımıza Atatürk’ü anlatamama

Çoğu zaman Almanlar’la Türkler arasında Atatürk, liderlik, önderlik millet ya da milli bayram gibi konular sözkonusu olduğunda, insanların  boş, ilgisiz ve hatta olumsuz tutumlarını görüyorum. 

Bizde ise bu kavramlar  duygusal ve içeriğinden yoksun olarak ele alınmaktadır.

Sorunun temelinde yatan gerçeklik  bu kavramların Türkler’de ve Almanlar’da aynı şeyleri ifade etmemesinden kaynaklanmasıdır.

Söz konusu kavramalara bakış duygusallıktan öteye gitmeyince her seferinde  bir suskunlukla biten bir diyalogsuzluktur geriye kalan.

Her toplumun bir tarih bilinci vardır.

Tarih ise bulunulan zaman ve mekandan geriye bir bakış ve değerlendirmedir.

Bu değerlendirme sübjektiftir, değerlendiren kişinin veya toplumun kültürü, sosyal geçmişi ve politik bilinciyle etkileşim içindedir.

Yabancı bir kültürü veya tarihsel bir olguyu anlamak kendi kültürel, sosyal ve politik oluşumu çerçevesinde ele almakla veya değerlendirmekle mümkün olamaz.

Almanlar’ın tarihsel bilincinde lider, önder veya milliyet, milliyetçilik kavramları son derece olumsuz anlamlarla yüklüdür. Bu nedenle Almanlar’ın milli bayramları  bile yoktur. 

Almanlar’ın tarihlerinde Atatürk gibi bir liderleri de yoktur. Tersine Hitler gibi bir felaketleri vardır.

Milliyetçilikleri ise insanlık tarihinin en kanlı ırkçılığına dönüşmüştür.

Bizde ise bu kavramlar aynı zamanda çağdaşlaşmanın sembolleridir.

Almanlar’ın başka bir ülkenin tarihsel gerçeklerini kendi tarihsel deneyimlerine dayanarak kavramaları şaşırtıcı değildir.

Her toplumda bu tür toptancı yaklaşımlar, yeni önyargıların oluşmasına neden olmaktadır.

Başka bir kültürü kendi tarihsel süreci içinde  anlamaya çalışmak bir özveri gerektirir.

Halbuki konuşmak istediğimiz diyalog konusu her iki toplumun çağdaş (muasır) değerleridir.

Alman toplumuyla uyum içinde bir arada yaşama iradesi iki farklı kültürün bu değerler çerçevesinde birlike  yaşanmasıdır. İnsanlık kültürünün çağdaş değerleri ortaktır.

Aslolan bu değerlerin etrafında diyalog aramaktır.

Gerek batı toplumlarının gerekse modern Türkiye’nin çağdaş değerleri, eğitime dayalı hümanizme, akılcı düşünce ve bilime, laiklik yani seküler olmaya ve en nihayet milli iradeye dayanmaktadır.

Atatürk’ün çağdaşlaşma devrimleri son zamanlarda ne yazık ki büyük ölçüde amacından saptırıldı ve  içi boşaltıldı. Muasır medeniyetler ile aramızda mesafe giderek açıldı.

Atatürk sonrası çağdaş değerlerin bazıları şunlardır. İnsan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, çoğulcu demokrasi, güçler ayrılığı hukuk devleti, cinsel tercih hakkı ve eşitlik.

Çağdaş medeniyetlere ulaşma hedefi bu değerlere sahip çıkarak yeniden yapılanmayla mümkün olacaktır.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Almanlar’a ve Almanya’da büyüyen çocuklarımıza Atatürk’ü anlatamama

Ülkemizde Kutlanan Önemli Gün ve Haftalar

OCAK
Veremle Savaş Eğitimi HaftasıOcak ayının ilk Pazartesi günü
Enerji Tasarrufu HaftasıOcak ayının ikinci haftası
Beyaz Baston Körler Haftası7 – 14 Ocak
Çalışan Gazeteciler Günü10 Ocak
İdareciler Günü10 Ocak
Cüzam Haftası25 – 31 Ocak
Dünya Gümrük Günü26 Ocak
ŞUBAT
Dünya Sigarayı Bırakma Günü9 Şubat
Sevgililer Günü14 Şubat
Sivil Savunma Günü28 Şubat
MART
Yeşilay Haftası1 – 7 Mart
Dünya Kadınlar Günü08 Mart
İstiklal Marşının Kabulü12 Mart
Dünya Tüketiciler Günü15 Mart
Şehitler Günü18 Mart
Çanakkale Zaferi18 Mart
Yaşlılara Saygı Haftası18-24 Mart
Nevruz Bayramı21 Mart
Orman Haftası21 – 26 Mart
Dünya Şiir Günü21 Mart
Dünya Su Günü22 Mart
Dünya Meteorolojı Günü23 Mart
Dünya Verem günü24 Mart
Dünya Tiyatrolar Günü27 Mart
Kütüphane HaftasıMart ayının son Pazartesi günü
Vergi HaftasıMart ayının son haftası
NİSAN
Dünya Sağlık Günü ve Kanser Haftası1 -7 Nisan
Avukatlar Günü5 Nisan
Sağlık Haftası8-14 Nisan
Polis Teşkilatının Kuruluşu10 Nisan
Turizm Haftası15 – 22 Nisan
Ebeler Haftası21 – 28 Nisan
Kutlu Doğum Haftası20 – 26 Nisan
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı23 Nisan
Kardeşlik Haftası28 Nisan – 4 Mayıs
MAYIS
Trafik HaftasıMayıs ayının ilk Cumartesi günü
İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası4 – 10 Mayıs
Hıdrellez Kültür ve Bahar Bayramı6 Mayıs
Danıştay ve İdari yargı Haftası10 Mayıs
Müzeler Haftası10 – 16 Mayıs
Sakatlar Haftası10 – 16 Mayıs
Hemşirelik Haftası12 – 18 Mayıs
Dünya Eczacılık Günü14 Mayıs
Dünya Çiftçiler Günü14 Mayıs
Yeryüzü İklim Günü15 Mayıs
Hava Şehitlerini Anma Günü15 Mayıs
Dünya Telekomünikasyon Günü17 Mayıs
Gençlik Haftası19 – 25 Mayıs
Dünya Süt Günü21 Mayıs
İstanbul’un Fethi29 Mayıs
Dünya Sigarasız Günü31 Mayıs
Dünya Hostesler Günü31 Mayıs
HAZİRAN
Dünya Çevre Günü5 Haziran
Çevre Koruma HaftasıHaziran ayının ikinci Pazartesi günü
Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Haftası17 Haziran
Dünya Mülteciler Günü20 Haziran
Uyuşturucu Kullanımı ve Trafiği ile Mücadele Günü26 Haziran
TEMMUZ
Kabotaj ve Denizcilik Günü1 Temmuz
Nasrettin Hoca Şenlikleri5 – 10 Temmuz
Dünya Nüfus Günü11 Temmuz
Gazeteciler (Basın) Bayramı24 Temmuz
AĞUSTOS
Zafer Bayramı30 Ağustos
EYLÜL
Dünya Barış Günü1 Eylül
Halk Sağlığı Haftası3 – 9 Eylül
İlköğretim HaftasıEylül ayının üçüncü haftası
Şehitler ve Gaziler Günü19 Eylül
Şehitler ve Gaziler Haftası19 Eylül’ü içine alan hafta
İtfaiyecilik Haftası25 Eylül-1 Ekim
Dil Bayramı26 Eylül
Dünya Turizm Günü27 Eylül
EKİM
Dünya Yaşlılar Günü1 Ekim
Camiler ve Din Görevlileri haftası1 – 7 ekim
Dünya Habitat GünüEkim’in ilk Pazartesi günü
Dünya Konut GünüEkim’in ilk Pazartesi günü
Dünya Mimarlık günüEkim’in ilk Pazartesi günü
Dünya Çocuk GünüEkim’in ilk Pazartesi günü
Hayvanları Koruma Günü4 Ekim
Dünya Uzay Günü4 – 10 Ekim
Ahilik HaftasıEkim ayının ikinci Pazartesi günü
Dünya Posta Günü9 Ekim
Dünya Ruh Sağlığı Günü10 Ekim
Ankara’nın Başkent Oluşu13 Ekim
Dünya Standartlar Günü14 Ekim
Dünya Gıda Günü16 Ekim
Dünya Yoksullukla Mücadele Günü17 Ekim
Birleşmiş Milletler Günü24 Ekim
Kızılay Haftası28 Ekim – 4 Kasım
Cumhuriyet Bayramı29 Ekim
Dünya Tasarruf Günü31 Ekim
KASIM
Türk Harf Devrimi Haftası1 – 7 Kasım
Organ Nakli Haftası3 – 9 Kasım
Dünya Şehircilik Günü8 Kasım
Dünya Çocuk Kitapları HaftasıKasım ayının ikinci Pazartesi günü
Atatürk’ün Ölüm Günü10 Kasım
Atatürk Haftası10 – 16 Kasım
Dünya Diyabet Günü14 Kasım
Dünya Çocuk Hakları Günü20 Kasım
Diş Hekimleri Günü22 Kasım
Ağız ve Diş Sağlığı Haftası22 Kasım’ı içine alan hafta
Öğretmenler Günü24 Kasım
Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü25 Kasım
ARALIK
Dünya AİDS Günü1 Aralık
Köleliğin Yasaklanması Günü2 Aralık
Dünya Özürlüler Günü3 Aralık
Vakıflar Haftası3-9 Aralık
Dünya Madenciler Günü4 Aralık
Kadın Hakları Günü5 Aralık
Uluslararası Sivil Havacılık Günü7 Aralık
Dünya İnsan Halkları günü10 Aralık
İnsan Hakları Haftası10 Aralık’ı içine alan hafta
Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası12 -18 Aralık
Yoksullarla Dayanışma Haftası12 -18 Aralık
Dünya Kooperatifçilik Günü21 Aralık
Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi27 Aralık
Veröffentlicht unter Etkinlikler, Genel | Kommentare deaktiviert für Ülkemizde Kutlanan Önemli Gün ve Haftalar

Nutuk

15 Oktober 2021 @ 08:00 17:00

Atatürk’ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisinin 15 -20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan İkinci Kurultayında 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihî bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.

Schreiben Sie einen Kommentar

Şapka ve kıyafet devrimi

25 November 2021 @ 08:00 17:00

Schreiben Sie einen Kommentar

Meriç Yurdatapan çağdaş söyleşi

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Meriç Yurdatapan çağdaş söyleşi

DÖNER BU DEVRAN

Veröffentlicht unter cağdaş Siteler, Genel | Kommentare deaktiviert für DÖNER BU DEVRAN

29 Ekim – Cumhuriyet Bayramı

29 Oktober 2021 @ 08:00 17:00

Schreiben Sie einen Kommentar

30 Ağustos – Zafer Bayramı

30 August 2021 @ 08:00 17:00

Schreiben Sie einen Kommentar

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü

25 November 2021 @ 08:00 17:00

Schreiben Sie einen Kommentar

Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını kazandığı gün! ÇYDD Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği BW Esslingen’de bir yürüyüş düzenledi.

‘Bize tanınan hakların koruyucusuyuz’ÇYDD’li kadınlar olarak Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının resmen tanındığı gün olan 5 Aralık 1934`ün yıldönümünde, Esslingen’de bir yürüyüş düzenledik. Yürüyüşümüzde bizler, “Türk kadını başta olmak üzere tüm kadınlar için bugünü kutlayarak sesimizi duyurmak istiyoruz. Tüm dünyada, her alanda toplumsal eşitliğin, kadınların doğal hakkı olduğuna inanıyoruz. ÇYDD BW kadınları olarak da, burada duruşumuzu ve sesimizi duyurmak istiyoruz” mesajını verdik.Başta Mustafa Kemal Atatürk’ü ve emeği geçen herkesi minnetle anıyoruz. Bizlerle birlikte olan herkese de ÇYDD BW yönetimi olarak teşekkür ediyoruz.

• 1906: Finlandiya

• 1913: Norveç

• 1915: Danimarka, İzlanda

• 1917: Rusya, Hollanda (oy hakkı), Estonya

• 1918: Almanya, Avusturya, Birleşik Krallık, Polonya, Lüksemburg

• 1919: Hollanda (aktif oy hakları)

• 1920: Çek Cumhuriyeti

• 1921: İsveç

• 1931: İspanya

• 1934 Türkiye

• 1944: Fransa

• 1945: Bulgaristan, Macaristan, Slovenya

• 1946: İtalya

• 1948: Belçika

• 1952: Yunanistan

• 1971: İsviçre

• 1974: Portekiz

• 1984: Lihtenştein

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Etkinlikler | Kommentare deaktiviert für Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını kazandığı gün! ÇYDD Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği BW Esslingen’de bir yürüyüş düzenledi.

Çağdaş Söyleşi – Ali Çabuk

Enstrümanist ve müzik öğretmeni Ali Çabuk: “Türkçe müzik kültürel bağları güçlendiriyor

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Çağdaş Söyleşi – Ali Çabuk

20 Kasım ULUSLARARASI ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ

Bu yıl 20 Kasım, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 30. yıldönümü. 

İşte bu nedenle Çocuk Hakları Günü’nü Almanya’da ve dünyada çocuklar ve gençler için birçok kampanya ile ve özellikle büyük bir coskuyla kutluyoruz!

 20 Kasım 1989’da Birleşmiş Milletler, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni kabul etti. 
Ancak son birkaç on yıldaki sayısız ilerlemeye rağmen, milyonlarca çocuk hala iyi Yetişmesi için gerekli ön koşullardan yoksundur.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für 20 Kasım ULUSLARARASI ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ

Cumhuriyet değerlerine ne oldu?

Toplumun ortak değerleri bireyleri birbirine bağlar ve bütünleştirir. Bu değerler örneğin bir şeyi istediğimizde veya reddettiğimizde kişinin verdiği bilinçli, aktif bir karar değildir. Dolayısıyla değer bağları, mantıksal bir itiraz durumunda kolayca vazgeçebileceğimiz yüzeysel değerlendirmeler veya istekler değil, neyin “değerli” ve “arzu edilir” olduğuna dair duygusal olarak yüklü, derinlere kök salmış fikirlerdir.

 Bireysel değer bağlarının toplamı, bir toplumda hangi değerlere “saygı duyulduğunu” ve hangi değerlerin sosyal olarak “dışlandığını” tanımlar. Düşüncemizdeki değer bağları eylemlerimizi etkiler ve eylemlerimiz kültürümüzü şekillendirir. Türkiye Toplumunda düşünme ve davranış biçimi Cumhuriyet değerleri tarafından şekillenmiştir.

 Değerler kültürün kurucu unsurlarıdır; bir sosyal sistem (toplum) içindeki insanlar için anlam ve anlamı tanımlarlar.

 Bir toplumun kuralları ve normları değerlerden türetilir.

 Bu bakış açısından, değerlerin ilgili sosyal sistem için derin bir anlamı olduğu, bunu çok önemli ölçüde etkilediği, düzenlediği ve düzenlendiği anlaşılır.

 Çağımızın insanlık değerlerinin merkezinde özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları yer alır.

 Uluslaşma süreci içinde bazı Avrupa toplumları kendi ortak değerlerini oluşturma yerine kendilerini başka toplumlardan ayırdığını sandığı ırk gibi kavramlar üzerinde inşa etmeye kalkmış ve büyük felaketlere yol açmıştır.

 Bir kısım toplumlar ise insandan değil sınıf ve toplumlardan hareket ederek değerler oluşturmaya çalışmış içinden çıkılmaz bir girdaba girmiştir.

 ABD ise, eşitlik ve kardeşliğin (dayanışma toplumu ve sosyal devlet) olmadığı sadece bireylerin özgürlüğüne dayalı bir sistem oluşturmuş ve bu nedenle derin bir toplumsal bunalım yaşamaktadır. Değişimi ise adeta mümkün görülmemektedir.

 Türkiye Toplumu ise daha gerçekçi ve çağdaş bir senteze dayanan Atatürkün Cumhuriyet devrimleriyle toplumsal değerlerini oluşturmuştur.

 Türkiye toplumunun diğer Toplumlarda olmayan farklı bir değeri Devletçiliktir. Bu değer her ne kadar içeriğinden saptırılmış olsa da, insanların vicdanlılarında beklenti olarak yer etmiştir.

Cumhuriyet değerleri özgürlük, eşitlik ve kardeşliği temel alan Atatürk’ün aydınlanma devrimleridir. Bu devrimler “Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimciliktir.”

 Devletçilik ilkesi ekonomik sosyal ve kültürel gelişmeleri mutlak olarak sadece bireysel inisiyatiflere bırakmaz. Devlet aynı zamanda düzenleyici, planlayıcı, ön alıcı, gözetleyici, denetleyici ve uygulayıcıdır.

 Bu değerin uygulanmadığı toplumumuzda insanlar mutsuzdur. Halkın emeği küçük bir azınlığın eline geçmiştir. Sosyal ve kültürel yaşam gelişmemiştir.

 Cumhuriyet değerlerinin can bulması ise normatif değerler olan demokrasi ve hukuk devleti olmaktan geçer

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Cumhuriyet değerlerine ne oldu?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Baden Württemberg

10 Kasım 2020 Özel – Atatürk İle Dertleşme

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Baden Württemberg

Gelecek trendleri

Nasıl önümüzdeki 20 ya da 30 yıl içinde dünya düzeni, çevre, teknoloji, ekonomi, toplum, aile ve çocukluk değişir mi? Yetişkinler olarak başarılı ve tatmin olmak için günümüz çocuklarının ne tür becerilere ihtiyacı var? Bu sorular bu sayfada ele alınmaktadır.

Yarının dünyası
Eskiden tahmin bile edilemezdi. Bugün durum biraz farklı. Gelecek araştırmalarıyla, öncelikle bilim insanlarının ve yöneticilerin aktif olduğu disiplinler arası bir çalışma alanı ortaya çıkmıştır. Üniversitelerde fütüroloji için sadece birkaç sandalye vardır, ancak birçok bilim insanı, iklimbilim, ekonomi, biyoloji, oşinografi veya mimari gibi kendi çalışma alanlarında gelecekteki tahminlerle ilgilenir. Bakanlıklar, istatistik büroları, şirketler, bankalar, yönetim danışmanlıkları ve BM, Avrupa Komisyonu ve OECD gibi uluslar üstü kuruluşlar gelecekteki araştırmaları yürütürler. Bu arada, örneğin teknik gelişmelerin giderek daha da hızlandığını hesaba katarak, geçmişe bakıldığında tanınabilir eğilimleri geleceğe doğru tahmin etmek oldukça mümkündür.

Yine de, hala büyük belirsizlik faktörleri var. Örneğin Kaliforniya ve Tokyo bölgesinin büyük depremlerden etkileneceğini veya Napoli ve Yellowstone Ulusal Parkı altındaki yanardağların patlamak üzere olduğunu bilseniz bile, özellikle büyük doğal afetler büyük ölçüde tahmin edilemez. Ancak büyük siyasi ayaklanmalar da öngörülemez: Doğu ve Güney Asya’daki ekonomik mucize, Çin’de yeni bir kültür devrimi olursa veya Hindistan’da şimdiye kadar neredeyse hiç etkilenmemiş yüz milyonlarca insan ayaklanırsa hızlı bir şekilde sona erebilir. Ekonomik büyümeden faydalandılar.

Bu web sitesinde sunulan tahminlerde, düşünce akışını bozmamak için alıntı ve referanslardan vazgeçildi. Bu, gelecekteki gelişmelere tam bir genel bakış ya da bireysel eğilimleri ayrıntılı olarak tartışmak da değildir. Bu web sitesinin amacı doğrultusunda, örneğin, Almanya’daki nüfusun 2040’ta 81 veya 85 milyon olacağı önemli değil. Benzer şekilde, iklim değişikliğiyle ilgili farklı tahminlerin tartışılmasına gerek yoktur – örneğin, küresel sıcaklık artışının 2100 yılına kadar 4 veya 6 derece mi, yoksa daha mı yüksek olacağı. Tartışma için tek belirleyici faktör, bu tür eğilimlerin var olduğu ve günümüz çocuklarının yetişkinler olarak bunlarla ilişkili zorluklarla başa çıkmaları gerektiğidir.

Ayrıca, bu web sitesinin gelecek korkusu bir yana, geleceğe yönelik kötümser bir tavır taşımadığı da unutulmamalıdır. Geçtiğimiz 150 yıla baktığımızda, neredeyse her kuşağın büyük zorlukların üstesinden geldiği görülüyor – sadece Fransa-Prusya Savaşı’nı, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını veya 1929’da başlayan küresel ekonomik krizi, Üçüncü Reich’ı veya yeniden birleşmeyi düşünün. Teknolojik değişim, büyükbabam için (yukarıya bakın), onun içinde büyüyen ve onunla birlikte büyüyen bugünün çocuklarından kesinlikle daha şiddetliydi. Hangi çocuk birçok yetişkinin yaptığı gibi yeni teknolojiden çekiniyor? Gelecek nesil kesinlikle gelecekteki gelişmelere uyum sağlayacak ve ilgili gerekliliklerle başa çıkacaktır.

Uluslararası bağlam

2050 yılına kadar dünya nüfusu 7,7’den yaklaşık 9,7 milyara çıkacak. O zaman bir kilometre karede (Antarktika hariç) 75 kişi olacaktır. Şu anda Almanya’da 232 kişi olduğunu düşündüğünüzde bu çok fazla değil. Bununla birlikte, nüfus artışı esas olarak halihazırda su kıtlığı, yetersiz tarımsal üretim ve yoksulluk sorunları yaşayan bölgelerde gerçekleşiyor. Gelecekte burada göç hareketleri ve etnik gerilimler beklenebilir. Aynı zamanda dünya nüfusunun ortalama yaşının 2050’de 31’den 36’ya çıkması bekleniyor. O zaman daha fazla yaşlı vatandaşın bakımı gerekecek ve bu da muhtemelen emeklilik sigortası sistemleri olmayan daha yoksul ülkelerde yeni sosyal acil durumlara yol açacaktır.

2008’den beri insanlığın yarısından fazlası şehirlerde yaşıyor. Payları önümüzdeki on yıllarda artmaya devam edecek – 2050 yılına kadar neredeyse dörtte üçü olacak. 10 milyondan fazla nüfusu olan mega şehirlerde giderek daha fazla insan yaşayacak. Çoğu şehirde, çevre sorunları (hava kirliliği, su veya kirli su yok, dağlarda çöp, atık suyun yetersiz arıtımı) ve yoksulluk artacak. Gecekondu sakinlerinin sayısı artmaya devam edecek.

Dünyanın ekonomik çıktısının üçte ikisi ve teknolojik yeniliklerin beşte dördü dünyanın en büyük 40 metropol bölgesinde üretiliyor, ancak dünya nüfusunun yalnızca küçük bir kısmı burada yaşıyor. Mal akışlarının çoğu bu merkezler arasında veya bunlar ile çevreleri arasında ilerler. Şirketlerin çoğu büyükşehir bölgelerinde bulunuyor; Gittikçe küresel olarak düşünen ve yaşayan bir elit burada faaliyet gösteriyor. Daha önce gelişmekte olan ülkelerde yaşamış olan daha fazla akademisyen ve vasıflı işçi onlara katılıyor çünkü daha iyi mesleki fırsatlara sahipler ve OECD’de veya gelişmekte olan ülkelerde daha fazla para kazanıyorlar. Bu insanlar küreselleşmeyi „yaşıyorlar“, ancak yalnızca küçük bir azınlık oluşturuyorlar: Dünya nüfusunun yaklaşık% 90’ı yalnızca kendi ülkesini biliyor – ve burada genellikle yalnızca doğdukları yerin etrafındaki bölgeyi biliyor.

Küreselleşme, şirketlerin birçok işi „daha ucuz“ ülkelere taşımasına neden oldu. Daha gelişmiş ülkelerde, örneğin, işsizlik oranı yükseldi ve diğer yandan çalışanların kazançları durgunlaşıyor. Ek olarak, birçok yeni sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkede, çalışma koşulları kötüleşti veya çevre koruma ihmal edildi çünkü ya işlerini sürdürmek istiyorlar ya da „daha pahalı“ ülkeleri küçültmek istiyorlar. İşlerin daha gelişmiş ülkelerden daha az gelişmiş ülkelere kayması, ancak robotlar yükselen ve gelişmekte olan ülkelerdeki işçilerden daha ucuza üretim yapabildiğinde veya artan enerji fiyatları nedeniyle nakliye maliyetleri çok yükseldiğinde sona erecektir. Bu özellikle endüstrideki işler için geçerli olacaktır,

Önümüzdeki birkaç yıl içinde dünya meseleleri mali ve borç krizleriyle şekillenmeye devam edecek. 2007 baharında, diğer şeylerin yanı sıra, çok düşük faiz oranları nedeniyle düşük kredi notuna sahip borçlulara kredilerin genişlemesinin yanı sıra ABD ipotek kredilerinin menkul kıymetleştirilmesi ve bu „teminatlı borç yükümlülüklerinin“ dünya çapında dağıtılmasının neden olduğu ABD emlak krizi ile başladılar. Bunun sonucu, finans sektöründeki şirketlerdeki (özellikle bankalar) kayıplar ve iflaslar oldu ve bunların bir kısmı yalnızca devlet borçlanması nedeniyle hayatta kalabildi. Mali kriz, birçok ülkede hükümetlerin ekonomik canlandırma programlarıyla ve merkez bankalarının faiz oranlarında radikal bir indirimle karşılık vermeye çalıştığı bir ekonomik krize dönüştü. Bir yandan, ikincisi şirketlerin, hükümetlerin, özel hanehalklarının ve özel sektörün borçlarında keskin bir artışa neden oldu, böylece gelecekte yeni borç krizleri beklenebilir. Öte yandan, çalışanların ve emeklilerin finansal yatırımları artık pek amorti etmiyor, bu da çoğu durumda örneğin ABD veya Avustralya’da emekliliğin ertelenmesine neden oluyor.

Bu krizler kapitalist ekonomik sisteme olan güveni sarsıyor – aynı zamanda siyasette de, çünkü pek çok vatandaş, finans piyasalarındaki olayların her zaman gerisinde kalan politikacıların geç, gönülsüz tepkilerinden memnun değil ve finans sektöründeki şirketlerin yükseldiği izlenimine sahip. maliyetleri (vergiler) veya onların gelecekteki veya gelecek nesillerin beklentileri üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olacak şekilde kurtarılacaktır (ulusal borç). Özellikle yukarıda bahsedilen krizler tekrar kötüleşirse veya uzun süreli bir resesyona veya yüksek enflasyona yol açarsa, güçlü protesto hareketleri ve hükümetin devrilmesi olabilir.

Ek olarak, önümüzdeki 30 yıl içinde başka krizler de var:

  • İklim değişikliği : Artan küresel ısınma, dünyanın birçok bölgesinde kuraklık ve sellere yol açabilir (aşağıya bakınız). Bu durumda birçok insan yerleşim alanlarını terk etmek zorunda kalacaktı. BM Mülteci Ajansı, 2050 yılına kadar yaklaşık 250 milyon iklim mültecisi olduğunu varsayıyor.
  • Gıda krizi : küresel nüfus artışı, yükselen ve gelişmekte olan ülkelerde artan orta sınıf üyelerinin daha fazla kaynak yoğun beslenmesi (örneğin daha fazla et ve süt tüketimi), kentleşme nedeniyle daha önce tarımsal alanların kaybı, birçok yerde ekilebilir arazinin azalan verimliliği Su kıtlığı, erozyon ve çölleşme gıda kıtlığına yol açacaktır. Ek olarak, biyoyakıt üretmek için giderek daha fazla ürün kullanılıyor. Küresel gıda üretimindeki yavaş yavaş düşüş, bir yandan gıda fiyatlarında daha fazla artışa yol açacaktır. Öte yandan, açlıktan ölen insanların – bu maliyetleri karşılayamayanların – sayısı tekrar artabilir.
  • Enerji ve hammadde krizi : Bir yandan ham petrol, doğalgaz ve taş kömürü gibi enerji kaynaklarının yanı sıra diğer hammaddelere (özellikle gelişmekte olan ülkelerde) talep hızla artarken, diğer yandan bilinen mevduatlar küçülüyor ve bir noktada büyük ölçüde sömürülecek. Ham maddeler, birkaç on yıl içinde daha az ve daha pahalı hale gelecektir.

Dünya çapında nüfus artışı, iklim değişikliği ve gıda, enerji ve hammadde krizleri, insanlığı, Roma Kulübü’nün 1970’lerin başında ilan ettiği „büyüme sınırlarına“ giderek daha fazla itecektir. Kapitalist sistem, doğal kaynakların savurgan kullanımı, kitle tüketimi, „atıl“ toplumun artık bir geleceği yok. Ancak, karşı önlemlerin zaman aralığı bugün 40 yıl öncesine göre çok daha küçük. Buna ek olarak, mali ve borç krizleri dikkati bu çok daha büyük sorun alanlarından uzaklaştırırken, aynı zamanda devletlerin karşı önlemler için sahip olduğu mali kaynakları azalttı. (Oldukça) gelişmiş ülkelerde nüfusun yaşlanmasının neden olduğu ek emeklilik maliyetleri,

Büyük ölçüde görmezden gelinen sorunlar ve sert önlemler almak için (örneğin sera gazı emisyonlarını azaltmak veya doğumları kontrol etmek için) siyasi iradenin olmaması, insanlığın zamana karşı yarışı kaybetme olasılığını giderek daha fazla gösteriyor. Buna göre, birçok ülkede gelecekteki karamsarlık artıyor.

İstenen yetenekler

Bu web sitesinde sunulan gelecekteki tüm eğilimler için, çocukların ve gençlerin – özellikle okul çağındakilerin – bu gelişmelerle ilgilenmeleri ve böylece önümüzdeki on yıllarda kendilerini nelerin beklediğini bilmeleri gerektiği temelde doğrudur. Bu nedenle gelecekteki bilgiye ihtiyacınız var. Bu aynı zamanda gelişmekte olan ve yükselen ülkelerdeki nüfus artışı, kentleşme, küreselleşme, artan ulusal borç ve hammadde ve gıda tedarikinde yaklaşan darboğazlar gibi küresel eğilimlerle ve aynı zamanda mevcut mali ve ekonomik krizlerle ilgilenmeyi de içerir. Bununla birlikte, tahminler yalnızca sınırlı bir ölçüde güvenilir olduğundan, belirsizliklerle yaşamayı da öğrenmeleri gerekir.

Çocuklar ve ergenler ne gelecek korkusu ne de umutsuzluk duygusu geliştirmemelidir („Bunu değiştiremem!“) Daha ziyade, gerçekçi gelecek bilgisine dayalı ilgili tutumlar ve davranışsal eğilimler geliştirmek önemlidir: Özellikle ergenler ve ergenler büyümenin sınırlarını kabul etmelidir, yani (dünya) ekonomisinin artık kaynak israfı ve çevre kirliliği yoluyla büyüyemeyeceği gerçeğine hazırlıklı olmalıdır. artık faydaları gelecek nesiller pahasına dağıtmayacak, sadece tasarruf etmek zorunda değil, aynı zamanda borçları azaltmak zorunda. Diğer birçok ülkeyle karşılaştırıldığında, Almanya’da refah ve nispeten yüksek bir yaşam standardı yakaladık, bunun nedeni muhtemelen daha adil bir vergi politikası.

Çoğu çocuk ve ergen maddi kaygılar olmadan büyüdüğünden ve tüketim isteklerinin çoğu yerine getirildiğinden, onları kurtarmak ya da daha sonra bir şey yapmadan yapmak zor olabilir. Bu nedenle, önümüzdeki birkaç on yıl içinde yaşam standartlarında ortaya çıkabilecek herhangi bir kısıtlamaya olabildiğince erken hazırlanmaları gerekir. Yaşam kalitesi onlar için saf tüketimden veya mal birikiminden daha önemli olmalıdır. Bu onların öznel iyi oluşlarını etkilemek zorunda değildir. Mutluluk araştırması, salt maddi olanlar dışındaki mutluluk faktörlerinin yaşam doyumu için gittikçe daha önemli hale geldiğini, temel ihtiyaçların daha iyi karşılandığını göstermiştir.

Gençler ve ergenler gelecek için gerçekçi beklentiler geliştirdiklerinde, bir yandan hayal kırıklıkları ve buna bağlı tehlikeler (örneğin radikalleşme) önlenir. Öte yandan, başkalarının (örneğin yaşlılar ve kendi ülkelerinde bakıma muhtaç olanlar, gelişmekte olan ülkelerdeki fakir ve aç insanlar) ve enerji tasarrufu sağlayan birinden başka insanların lehine bir şeyden vazgeçmek için kendine ve sosyal ağına (kendi kendine yardım) daha fazla güvenme isteği uyandırılır. kaynakları koruyan bir yaşam tarzı için çabalamak.

Yeni dünya düzeni

ABD şu anda dünyanın en büyük gücü olarak siyasi olaylara hükmederken, önümüzdeki on yıllarda çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması bekleniyor: Çin ve Hindistan dünya siyasetinde daha büyük bir rol oynayacak. Avrupa büyük olasılıkla önemli bir ekonomik güç olmaya devam edecek, ancak ulusal çıkarlar ortak bir dış politika ve güvenlik politikasını zorlaştırmaya devam ettiği için etkili bir küresel oyuncu olmayacak. Buna ek olarak, AB ülkelerinin kalkınma fırsatları, çalışan nüfusun azalması ve yaşlanan nüfus nedeniyle sosyal harcamalardaki ani artış nedeniyle giderek sınırlanacaktır. Rusya ve doğudaki diğer devletlerle ticari ilişkiler, ABD ile olan ilişkilere göre önem kazanabilir.

Gelişmekte olan ülkelere yetişemeyen gelişmekte olan ülkelerdeki durum, yüksek nüfus artışı ve iklim değişikliği (sel, kuraklık, çölleşme, toprak erozyonu) nedeniyle daha da kötüleşecektir. Yüz milyonlarca insan zar zor geçiniyor. Yüksek borç seviyesi nedeniyle, hükümetler sınırlı finansal boşluğa sahip olacak. Gelecekte gelişmekte olan ülkelere çok az yatırım yapılacaktır (doğal kaynakların veya hammaddelerin kullanılması dışında); doğrudan yatırımın büyük çoğunluğu OECD ve gelişmekte olan ülkelerdedir.

(İç) savaşlar nedeniyle yerlerinden edilen insanlara ek olarak, artan sayıda iklim mültecisi olacaktır. Kendi ülkelerinde az kazanan, ayrımcılığa uğrayan veya gelecek beklentileri görmeyen daha nitelikli insanlar kurtuluşlarını göçte arayacaklar. Bu beyin göçü, etkilenen ülkelerdeki ekonomik ve sosyal kalkınmayı yavaşlatacaktır.

İstenen yetenekler

Çin ve Hindistan gibi devletlerin önemi arttıkça, batı dünyası, Avrupa ve hatta Almanya ile sınırlı bir perspektifi genişletmek ve daha küresel düşünmek daha önemli hale geliyor. Çocuklar, ergenler ve ergenler, önümüzdeki on yıllarda dünya pazarında ve dünya siyasi meselelerinde daha büyük rol oynayacak ülkelerle daha fazla uğraşmak zorunda. Elbette bu, Kuzey Amerika veya Avrupa ülkelerinin ihmal edilebileceği anlamına gelmiyor – ancak ağırlıkların kaydırılması gerekiyor.

Bir yandan çocukların, gençlerin ve ergenlerin dünyamızın en önemli bölgeleri ve ülkeleri hakkında bilgiye ihtiyacı var. Bu, coğrafya, tarih, nüfus, din, kültür, ekonomi, toplum ve politika bilgilerini içerir. Öte yandan, çocuklar ve gençler diğer ülkelerden gelen insanlarla ilgilenmek için kültürlerarası beceriler geliştirmelidir – Almanya’daki göçmenler veya turistler ya da tatil gezilerinde tanıştıkları kişiler. Bu tür beceriler, daha sonra yurtdışında eğitim veya çalışma ziyaretleri veya iş bağlantıları için de büyük önem taşır.

Bu nedenle genç Almanlar, diğer ülkelerden gelen insanların tutumlarına, değerlerine ve dini tutumlarına tahammül etmeyi, geleneklerine, yaşam tarzlarına ve beslenme alışkanlıklarına uyum sağlamayı ve onlarla iletişim kurmayı ve çalışmayı öğrenmelidir. Gelecekte iyi İngilizce bilgisi çok önemli olacaktır; Gerekirse, Mandarin, Hintçe, İspanyolca veya Rusça gibi dillere de hakim olunmalıdır. İngilizce ve (standart) Çince kullanarak dünya nüfusunun yarısı ile zaten iletişim kurabilirsiniz.

Ayrıca çocuklar ve gençler gelişmekte olan ülkeler hakkında, özellikle sorunları hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Yoksul ve aç insanlar ile ekonomik ve iklim mültecileri için bir anlayış geliştirmeli ve (daha sonra) imkanları dahilinde onlara yardım etmeye motive edilmelidirler.

Çevresel değişiklik ve iklim değişikliği

Önümüzdeki yıllarda, aşırı nüfus ve kentleşme ile çevre giderek daha fazla vurgulanacaktır. Dünya pazarında talep gören ancak toprak ve su kaynaklarının acımasızca sömürülmesi sayesinde yalnızca yerel olarak büyüyen iklim değişikliği, monokültürler ve bitkilerin yetiştirilmesi sonucunda, toprak ve su kaynaklarının acımasızca kullanılmasıyla, giderek daha fazla alan kısırlaşacaktır. Şu anda, dünyanın ekilebilir alanlarının üçte biri erozyondan etkilenirken, gittikçe daha fazla otlak alanı sığır, koyun ve keçiler tarafından aşırı otlatma nedeniyle kaybediliyor. Dahası, tropikal yağmur ormanları oksijenin% 40’ını ürettiği için, gittikçe daha fazla orman alanı temizleniyor veya yakılıyor – iklim için yıkıcı sonuçlar doğuruyor.

Çevrenin tahrip edilmesi biyolojik çeşitlilikte keskin bir düşüşe yol açar. 2050’ye kadar, birçok bitki türüne ek olarak, amfibilerin yaklaşık% 30’u, memelilerin% 23’ü ve kuşların% 12’si nesli tükenebilir veya nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir; Tüm mercan resiflerinin yaklaşık% 70’inin yok edilmiş olması muhtemeldir. BM’ye göre aşırı avlanma durdurulmazsa, 2050’de ticari balıkçılık olmayacak. Bu, 1 milyar insanı tek protein kaynağından mahrum eder.

OECD ülkelerinde çevre kirliliği azaltılırken, hızlı sanayileşme nedeniyle gelişen ve gelişmekte olan ülkelerde artmaktadır. Ek olarak, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından teşvik edilen tarife dışı ticaret engellerinin kaldırılması (örneğin ithalat kotaları veya üretim standartları), birçok eyalette çevre ve tüketicinin korunmasına ilişkin yasaların „sulandırılması“ ile sonuçlanmıştır. Sonuç olarak, insanların sağlığı da zarar görür.

İnsanlığın geleceği de iklim değişikliğinden etkileniyor. Sanayileşmeden bu yana, şimdiye kadar 1,5 derece civarında olan ve gittikçe hızlanan küresel bir sıcaklık artışı gözlemlendi. Doğal afetlerdeki artışla ve sıtma, kolera ve dang humması gibi hastalıkların kuzeye doğru yayılmasıyla bağlantılıdır.

Sıcaklıktaki artış, büyük ölçüde, 25 dünya iklim zirvesine (2019) rağmen henüz yavaşlamayan artan karbondioksit emisyonlarından kaynaklanıyor. Aksine, artan dünya nüfusu, son derece gelişmiş ülkelerdeki tüketici yönelimi ve gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı ekonomik büyüme nedeniyle, daha da fazla karbondioksit emisyonu bekleniyor. Yalnızca Çin’de şu anda ABD, AB ve Japonya’nın toplamından daha fazla kömür yakılıyor. Bu nedenle çoğu tahmine göre 2100 yılına kadar 3,4 ila 4 derece sıcaklık artışı bekleniyor.

Daha yüksek sıcaklıklar ve buna bağlı daha fazla buharlaşma nedeniyle, yağış miktarı son 100 yılda yaklaşık% 7 artmıştır. Bununla birlikte, önemli bölgesel farklılıklar vardır: Tropik bölgelerde ve kuzey yarımkürenin yüksek enlemlerinde yağış keskin bir şekilde artarken, Sahel bölgesi gibi yarı kurak alanlarda azalmıştır. Güney Avrupa’da, ABD’nin güneybatısı ve Avustralya’da kurak dönemler bölgesel iklimi belirleyecek ve giderek daha fazla orman yangınına yol açacaktır.

UNESCO’ya göre, dünya nüfusunun neredeyse yarısı, zaten yılda en az bir ay yetersiz su bulunan bölgelerde yaşıyor. 2050’de 5 milyardan fazla insan su sıkıntısı çekecek. Mevcut suyun dağıtılması nedeniyle siyasi ve sosyal gerilimler artabilir.

Kuzey Kutbu ve Antarktika’daki buzulların ve buzun erimesi nedeniyle, deniz seviyeleri yılda 3,4 mm yükseliyor. Yüzyılın başında bugün olduğundan 1 m daha yüksekte olabilirdi. Ardından şu anda 150 ila 200 milyon insanın evi sular altında kalacak.

Almanya’da önümüzdeki yıllarda yazlar daha sıcak ve kuru olacak. Nakliye ve özellikle elektrik santrali işletmecileri kuraklıktan zarar görecek: Almanya’da doğadan alınan suyun yarısından fazlası enerji endüstrisi tarafından kullanılıyor. Ayrıca, sıcaklık ve kuraklık bölgesel hasada yol açacaktır. Orman ölümü de artacak. Isıya ve kuraklığa toleranslı ağaç türleri kozalaklı ağaçların yerini giderek daha fazla alacak.

Gelecekte, Almanya’da kışlar bugün olduğundan çok daha ılıman ve yağışlı olacak; ısıtma ihtiyacı azalacaktır. Bununla birlikte, kışın dağlarda sel ve çamur kaymalarıyla birlikte şiddetli fırtınalar ve sağanak yağmurlar bekleniyor. Ek olarak, kıyı ülkeleri daha yüksek fırtına dalgalanmalarına uyum sağlamak zorunda. Doğu Friesland, Bremen ve Hamburg’un büyük kısımları, milenyumun ortasında yılda ortalama bir kez sular altında kalacak.

İstenen yetenekler

Çocuklar ve gençler bir yandan doğal kaynaklar ve biyolojik çeşitliliğin önemi, küresel çevresel bozulma ve kirlilik ve iklim değişikliğinin önemi hakkında bilgi sahibi olmalı, diğer yandan da çevre bilinci ve doğa sevgisi geliştirmelidir. Bununla birlikte, son yıllarda kentleşme ve evcilleşmeye bağlı olarak doğaya yabancılaşma arttı – hatta bir „doğa eksikliği bozukluğundan“ (Richard Louv) bahsediliyor. Çocuklar ve gençler daha fazla doğa deneyimi yaşamalıdır, çünkü yalnızca sevdiğiniz şeyleri korumaya hazırsınız. Daha sonra ergenler ve yetişkinler olarak, örneğin „ekolojik ayak izlerini“ (Mathis Wackernagel / William E. Rees) olabildiğince küçük tutmaya çalışmak gibi, pratik çevre korumasını uygulayacaklar. Aynı zamanda hazır olacaklar imkanları dahilinde küresel çevre koruma için çalışmak. Batı dünyasının büyük ölçüde küresel ısınmaya neden olduğunu ve hala buna katkıda bulunduğunu biliyorsanız, aynı zamanda iklim mültecilerini de destekleyecek ve muhtemelen onları Almanya’da karşılayacaksınız.

Bilgi patlaması ve teknolojik değişim

Matbaanın icadına kadar geçen yüzyıllarda, insan bilgisi ancak çok yavaş bir şekilde arttı – ve yüzyıllar boyunca gerilemeler bile oldu (örneğin, „karanlık“ Orta Çağ boyunca Avrupa’da). Kitaplar ve dergiler bilginin yayılmasını mümkün kıldığından beri ve özellikle Sanayi Devrimi’nin başlangıcından bu yana, bilgi katlanarak arttı: Her yıl, yeni medya (örneğin İnternet , E-kitaplar, e-dergiler) daha hızlı ve daha hızlı dağıtılabilir.

Şu anda hizmetten bilgi toplumuna geçiş aşamasındayız. Makineleşmenin bir sonucu olarak tarım ve fabrika işçileri için gittikçe daha fazla iş kaybedildiğinden, gelecekte daha fazla hizmet otomatikleştirilecek veya robotlar tarafından devralınacaktır. Artan sayıda insan – bilim adamları, mühendisler, teknisyenler, öğretmenler, eğitmenler – bilgi üretimine ve yayılmasına dahil olacak. Hızlanan bilgi patlaması nedeniyle, ancak o zaman (küçülen) uzmanlık alanlarında güncel kalabileceklerinden, giderek daha fazla uzmanlaşmaları gerekir. Bir ülkenin rekabet gücü, kültürel sermaye olarak emrinde ne kadar (yeni) bilgiye sahip olduğuna da bağlı olacaktır.

Bilginin üstel büyümesi, teknik geliştirmedeki buna karşılık gelen hızlanma ile ilişkilidir. Geçen yüzyılın aksine, sadece daha hızlı değil, aynı zamanda daha fazla alanda da koşuyor. 19. ve 20. yüzyılın başlarında buhar motoru ve ardından içten yanmalı motor teknik gelişmeye hâkim olurken, bugün artık baskın teknolojiler yok: bilgi, iletişim, biyo ve nanoteknoloji, tıbbi, genetik, araç , Havacılık teknolojisi, makine mühendisliği ve robotik hızla gelişiyor. Yenilenebilir enerjilerin kullanımında ve çok farklı maddelerden biyoyakıt üretiminde de büyük ilerleme kaydediliyor.

Bilgideki üssel artış ve hızlanan teknik gelişme birçok insan için anlaşılmaz ve onları korkutuyor. Tüm yeni olanlardan bunalmış hissediyorsunuz ve kaçırdığınızı ya da çoktan kaçırdığınızı hissediyorsunuz. İnsan etologları bunu, insanlığın sadece genetik yapısı ve kabile tarihi açısından küçük, doğrusal değişikliklere hazır olduğu gerçeğiyle açıklıyor. Bu nedenle bazı insanların kendilerini bu gelişmelere kapatması şaşırtıcı değil. Birçok politikacı ve diğer sosyal güçler, bilgi patlaması ve hızlı teknik değişimin yanı sıra ekonomik ve finansal sistemlerin ve gerekirse (örn.

Önümüzdeki on yıllarda insanlar işyerlerinde, evlerinde ve kamusal alanlarda giderek daha fazla teknolojiyle çevrelenecek. Örneğin, ısıtma, klima, buzdolapları ve diğer ev aletleri birbirleriyle ağa bağlanacak ve merkezi olarak kontrol edilebilecek. Arabalar giderek daha fazla yeni sürüş teknolojilerine ve güvenlik sistemlerine sahip olacak; bazı rotalarda tam otomatik olarak da gidebilirler. Bilgisayarlar çok daha güçlü ve küçülecek. Sözlü kelimeyi zaten anlıyorsunuz ve soruları sözlü olarak cevaplayabilirsiniz. Bilgisayarlar yalnızca verileri depolamakla kalmayacak, aynı zamanda anlamlarını da kavrayacaklar (anlamsal web).

Bilgi seli nedeniyle, önemli olanı önemsizden ayırmak ve takip etmek gittikçe zorlaşacaktır. Bu nedenle, „Büyük Veri“ nin yönetimi ve analizi için bilgisayar programları giderek daha önemli hale gelmektedir. Ayrıca, makinelerin ürettiği, kontrolleri için gerekli olan veya diğer makineler için tasarlanan bilgileri de giderek daha fazla işleyecekler. Milyarlarca cihaz zaten birbirine bağlı durumda. Nükleer santrallerden elektrik şebekelerine ve iletişim sistemlerine kadar giderek daha fazla sistem tam otomatik olarak kontrol edilecek.

Burada, teknik süreçlerin giderek daha fazla yapay zeka tarafından kontrol edildiği anlaşılıyor. Bu aynı zamanda robotikte de büyük bir rol oynar. Örneğin, keşif ve askeri robotlar öncelikle ABD’de savaş için geliştirilirken, Japonya, artan yaşlı insanlarla ilgilenebilecek ve istihdam edilebilir yetişkin sayısındaki düşüş nedeniyle boşalan işleri doldurabilecek hizmet robotlarının geliştirilmesine odaklanıyor. Endüstriyel robotlar, çok gelişmiş ülkelerdeki fabrikalarda uzun süredir kullanılmaktadır. Ancak bu arada, insana benzeyen, yaşlılara ya da engellilere yardım eden, ev işlerini yapan, müzik aleti çalan, resepsiyonist ya da tur rehberliği yapan ya da oyunlarda yer alan robotlar da var.

Robotlar sanayi, ticaret, tarım ve hizmet sektöründe giderek daha fazla iş üstleniyor. Bazı sektörlerde, halihazırda orada çalışan işçilerin üçte biri ile yarısının yerini alabilirler. Çalışma çağındaki insan sayısı azaldıkça bu, düşük doğum oranlarına sahip ülkeler için daha az sorun olacaktır. Robotların düşük maliyetleri veya yüksek üretkenliği, artan emeklileri eğlendirmeyi de kolaylaştıracaktır. Bununla birlikte, diğer ülkelerde, bu gelişme hızla artan bir işsizliğe yol açabilir, özellikle çok gelişmiş ülkeler, robotlarla üretim „ucuz işçilerden“ daha ucuzsa fabrikaların yerini değiştirebilir.

2030’dan sonra, (insansı) robotlar muhtemelen insanlardan daha zeki olacak ve sonra kendi bilinçlerine de sahip olacaklar. Yüksek derecede öğrenebilecek ve uyum sağlayabileceksiniz. Ayrıca, her „nesil“ bir öncekinden daha akıllı ve daha güçlü olacak şekilde, bağımsız olarak yeni robotlar üretebilecekler. Robotlar giderek daha özerk hale gelecek.

Ancak insanlar daha da gelişecek. Böylece tıp, giderek daha fazla hastalığı tedavi edebilecek ve bu da yaşam beklentisinde büyük bir sıçramaya (100 yıla ve daha fazlasına) yol açacaktır. Bununla birlikte, antibiyotiğe dirençli patojenlerdeki hızlı artış, daha fazla insanın tekrar bulaşıcı hastalıklardan öleceği anlamına da gelebilir. Gelecekte, biyosensörler en önemli vücut fonksiyonlarını izleyecek ve hastalıkları erken aşamada tespit edecek. Teşhis ayrıca, DNA dahil olmak üzere insan hücrelerinin biyokimyasal düzeyde analiz edilebildiği mikro diziler (moleküler biyolojik inceleme sistemleri) ile geliştirilecektir. Nano robotların yardımıyla örneğin bir kan hücresinin boyutu, patojenler, plak veya kanser hücreleri tespit edilebilir ve yok edilebilir. Ayrıca öngörülebilir gelecekte biyoprinterler yardımıyla vücudun kendi hücrelerinden organlar, damarlar, kemikler ve deri üretilecektir. Ayrıca, gelişimleri gen terapisi tarafından engellenmediği sürece, fiziksel ve duyusal engeller teknik yardımlar ve implantlarla daha iyi telafi edilebilir.

Tıp, beyin ve genetik araştırmalardan elde edilen bulgular da insanları daha üretken hale getirmek için kullanılacak. Bu, örneğin embriyolarda genoma müdahale ederek veya çocuklarda, ergenlerde ve yetişkinlerde öğrenmeyi kolaylaştıran veya yeni beyin hücrelerinin büyümesini uyaran psikotropik ilaçlarla yapılabilir. Bazı fütürologlar ayrıca beyin implantlarının insanların sözlü olmayan iletişim kurmasına veya bir bilgisayardan beyne bilgi ve bilgi aktarmasına (ve tersi) yardımcı olmasını bekler. Dahası, bazı durumlarda insan uzuvları yapay olanlarla değiştirilebilir, böylece bu siborglar, örneğin sporda daha iyi performans sergileyebilir. Aksi takdirde, dış iskeletler kullanılarak fiziksel güç zaten artırılabilir.

Etik soruna ek olarak, muhtemelen sadece zengin insanların veya ülkelerin fiziksel ve zihinsel yeteneklerinde bu tür gelişmeleri karşılayacağı akılda tutulmalıdır. Bu şekilde, zengin ve fakir arasındaki veya zengin ve fakir ülkeler arasındaki mevcut farklılıklar daha da artırılabilir. Dahası, diktatörler veya suçlular da güçlerini artırmak için bu araçları kullanabilir.

Her halükarda, 2040 yılı civarında otonom, uyarlanabilir ve akıllı robotların yanı sıra tıbbi, tıbbi, genetik ve teknolojik olarak „gelişmiş“ insanların bir arada var olması beklenmektedir. İnsanlığın daha da gelişmesi o zaman biyoloji ile sınırlı olacaktır – ancak robotlarınki değil …

İstenen yetenekler

Ortaya çıkan bilgi toplumunda, çocuklar, gençler ve ergenler bir yandan mümkün olan en geniş genel bilgiyi, diğer yandan giderek artan şekilde uzmanlaşmış mesleki bilgiyi edinmelidir. MINT konularına (matematik, bilgisayar bilimi, doğa bilimleri ve teknoloji), hukuk ve ekonomiye olduğu kadar tıp ve beyin araştırmalarına da ilgi duymanız özellikle olumludur, çünkü bu disiplinler Almanya’nın geleceği için özel bir öneme sahiptir.

Bilgi daha hızlı ve daha hızlı arttıkça ve hızla edinilen bilgi güncelliğini yitirdiğinde, metodolojik becerilerin öğrenilmesi de giderek daha önemli hale geliyor: çocuklar, gençler ve ergenler, ilgili bilgileri verimli bir şekilde nerede bulacaklarını, değerini ve güvenilirliğini nasıl değerlendireceklerini ve nasıl kullanılacağını öğrenmelidir. mevcut bilgilerle bütünleştirilir – öğrenmeyi öğrenmeleri gerekir. Gelecekte bu, veri yönetimi ve analizi için bilgisayar programlarını kullanma becerisini de içerecektir.

Ek olarak, gençlerin edindikleri bilgileri kullanmayı ve iletişim kurmayı öğrenmeleri gerekir: Kendi uzmanlık alanları küçüldükçe, çalışanlar olarak, çoğu çalışma alanındaki diğer odak alanlarıyla birlikte uzmanlarla giderek daha fazla işbirliği yapmak zorunda kalacaklar. Uzmanlık bilgilerini bu ekiplere, diğer üyelerin anlayabileceği şekilde sunmaları gerekir – ilgili ekip, çalışmalarını ancak farklı uzmanlık bilgileriyle etkileşim kurarak ve birleştirerek gerçekleştirebilir.

Metodolojik yeterliliğin öğrenilmesine ek olarak, sadece iletişim ve işbirliği becerileri değil, aynı zamanda temel tutumlar da önemlidir: merak, öğrenme motivasyonu, araştırma dürtüsü, deney yapma, konsantre olma yeteneği, sebat, vb. ve problem çözme becerileri.

Teknolojik değişim ne kadar hızlı gerçekleşir ve aynı zamanda daha fazla teknik alan etkilenirse, ilgili kişinin uyum yeteneği o kadar önemli hale gelir: Çocuklar, ergenler ve ergenler yeni teknolojilerden ve cihazlardan korkmamalı, bunlara merakla yaklaşmalı ve denemeye istekli olmalıdır. Bu aynı zamanda, harika yapay zeka ve gelişmiş teknik beceriler sayesinde insanlardan daha yetenekli hale gelseler bile rakip olarak veya hatta düşman olarak görülmemesi gereken robotlarla çalışmak için de geçerlidir.

Hammaddelerin ve enerji kaynaklarının önümüzdeki yıllarda giderek daha kıt hale geleceğini ve çevresel bozulmanın ve kirliliğin artmaya devam edeceğini düşünüyorsanız (yukarıya bakın), yeni teknik başarılara yönelik eleştirel bir tutum da gereklidir. Çocuklar ve gençler bile, örneğin her zaman en yeni akıllı telefona mı yoksa en güçlü oyun konsoluna mı ihtiyaç duyduklarına karar verebilmelidir. Ancak o zaman yetişkinler olarak, yeni cihazlar satın almadan önce teknolojik atılımları değerlendirecekler. Kişinin kendi performansını iyileştirmek için uyuşturucu, insan genetik prosedürleri, implantlar veya yapay uzuvların kullanılması söz konusu olduğunda veya teknik başarılar risklerle ilişkilendirildiğinde böyle eleştirel bir tutum da anlamlı olacaktır.

Ekonomi ve işgücü piyasası

Almanya’nın gelecekte dünya pazarında kendini ne kadar öne sürebileceği, ekonominin bir hizmetten bilgi toplumuna geçişte başarılı olup olmadığına ve gelecekteki teknolojiler ve endüstrilerde rekabetçi kalıp kalmayacağına bağlı olacaktır. Sosyal ticaret, yani internette alışveriş yaparken sosyal etkileşimleri mümkün kılmak, her zamankinden daha büyük bir rol oynayacak. Dahası, yaşlı vatandaşlar için daha fazla ürün ve hizmet geliştirilmelidir – bugün zaten Almanya’da özel olarak harcanan her üç avro 60 yaşın üzerindeki kişilerden gelmektedir; 2050’de% 40’tan fazla olacak. Sonuçta, Alman ekonomisi, ürün yaşam döngüleri kısaldıkça, yeni ürünleri pazar olgunluğuna daha hızlı ve daha hızlı getirebilmelidir.

Önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde, DAX şirketlerinde çalışanların% 20’sinden fazlası emekli olacak – baby boomer’lardan insanlar. Halihazırda kalifiye işçi sıkıntısı var ve karşılanmayan ihtiyaç önümüzdeki yıllarda artacak. Doğum oranındaki düşüşe bağlı olarak azalan yeni gelenler için işverenler arasındaki rekabet artacak, bu da muhtemelen başlangıç ​​ücretlerini ve maaşları etkileyecek ve nihai kazançlara olan farkı daraltacaktır. Ek olarak, 2030’a kadar genç profesyonellerin% 40’ı göçmenlik geçmişine sahip olacak – ve bunlar şu anda eğitim nitelikleri açısından Alman genç profesyonellerin çok gerisindedir.

Almanya’daki nüfus gelişiminin bir sonucu olarak, işgücü yaşlanmaya devam edecek: Çalışanların ortalama yaşı 2050’de mevcut 44’ten 48’e çıkacak. Bazı şirketler ve yetkililerdeki çalışanların yaş aralığı 55 yıl olacak. Birçok işverenin korkusunun aksine bu, yenilik ve üretkenliğin zarar göreceği anlamına gelmez. Bilimsel araştırmalar, daha fazla yaşlı çalışan oranına sahip şirketlerin kendi başına daha az üretken olmadığını göstermektedir.

İş gücünün yaşlanması, işverenleri şimdiye kadarki güçlü genç merkezli personel politikalarını değiştirmeye zorlayacak ve erken emeklilik seçeneğini eskisinden çok daha az kullanmalarına izin verecektir. Çalışanların ortalama yaşı ne kadar artarsa ​​ve işgücü piyasasında ne kadar az genç iş arayan varsa, mesleki yetenek ve iş performansını sürdürmek için ileri eğitim ve öğretim o kadar önemli hale gelir – sonuçta, yenilik ve üretkenlik kazanımları giderek daha yaşlı çalışanlardan gelmelidir. İşyerleri ayrıca, örneğin ergonomik yenilikler, teknik destek sistemleri ve daha yaratıcı çalışma zamanı modelleri yoluyla, yaşa uygun olacak şekilde giderek daha fazla tasarlanacaktır. Ayrıca, işyerinde sağlığın geliştirilmesine daha fazla vurgu yapılacaktır.

Önümüzdeki yıllarda, çalışma dünyası giderek daha fazla „dişileştirilecek“: En geç 2030’a kadar, erkeklerden daha fazla kadın ücretli olarak istihdam edilecek. Ev kadınlarının sayısı gittikçe azalıyor – ancak doğumdan kaynaklanan işle ilgili kesintilerin uzunluğu da artıyor, çünkü çocuklar daha erken ve daha uzun süre kreşlere ve daha büyük çocuklar tüm gün okullara gittikçe daha sık gidiyor. Ek olarak, daha fazla kadın bekar oldukları için çalışmak zorundadır, çünkü (eşlerinin) eşlerinin geliri yetersizdir, emeklilik hakları genellikle düştüğünde kendi emeklilik planlarını oluşturmak istiyorlar veya boşanmış veya bekar ebeveyn olarak artık eskisi gibi kendilerini desteklemiyorlar. teslim almak. Ve gittikçe daha fazla kadın, iyi bir mesleki eğitim aldıkları veya bir derece tamamladıkları için çalışmak istiyor.

Genç kadınlar artık erkeklerden daha iyi okul, meslek ve üniversite diplomaları aldıkları için, giderek daha fazla çocuk sahibi olmadıkları için (şu anda tüm kadınların beşte birinden fazlası çocuksuzdur) ve bir aile kurmak eskiden olduğundan daha az bir kariyer engeli teşkil ettiği için (sadece kısa ebeveyn izni nedeniyle) ve çocuklar için tüm gün bakım), önümüzdeki yıllarda giderek artan şekilde yönetim pozisyonlarına geçecekler. Gelecek bilimci Horst W. Opaschowski’ye göre, ekonomi 2030’a kadar „ataerkil“ sisteme veda edecek ve daha „kadın“ bir liderlik tarzını tercih edecek: Kadınlar daha pragmatik düşünecek ve daha verimli çalışacak, uzun vadeli planlayacak, toplantıları daha sıkı yönetecek, yüksek riskli yatırımlardan kaçınacak ve parayla daha iyisini yapacaktı kalp ameliyati. Aynı zamanda erkekler için kariyer fırsatları da kötüleşecek. Ek olarak, bilgi toplumunda geleneksel olarak fiziksel güç, saldırganlık ve risk alma istekliliği gibi erkek özellikleri, iletişim becerileri, sosyal beceriler, bilgi ve zaman yönetimi gibi kadın özelliklerinden daha az talep görmektedir.

Önümüzdeki yıllarda fabrikalardaki operasyonların sayısı robotlar tarafından devralınacak. Böylece daha az insan işçi olarak istihdam edilecek. Diğer yandan hizmet sektörü, basit faaliyetlerin gittikçe otomatikleşmesiyle önem kazanacaktır. Buna göre, düşük vasıflı işler daha seyrek hale gelecektir. Gelecekte, nispeten basit işler için bile iyi BT ve yabancı dil becerileri gerekli olacaktır. Örneğin, otomobil mekaniği bilgisayarları ve elektronik cihazları halihazırda idare edebilmelidir. Bu dilde birçok program yazıldığı için ayrıca temel bir İngilizce kelime bilgisine de ihtiyacınız var.

Bu nedenle, daha düşük nitelikli pozisyonlar için rekabet artacaktır – bu da muhtemelen daha düşük ücretlere yol açacaktır. Öte yandan, yüksek vasıflı insanlar – aynı zamanda artan vasıflı işçi sıkıntısı ve işverenler arasındaki artan rekabet nedeniyle – daha iyi ve daha iyi kazanacaktır. Ancak, çok fazla iş yapmak zorunda kalacaklar ve bu nedenle gerçekleştirmek için büyük bir baskı altında olacaklar. Daha sık, bazen başarıya bağlı maaşla serbest meslek sahibi olacaksınız.

Gelecekte sosyal güvenlik primlerine tabi çalışan sayısının azalması beklenmektedir. Giderek daha fazla sayıda çalışan yarı zamanlı veya geçici işler almak, bazen serbest çalışmak veya farklı istihdam biçimleri arasında geçiş yapmak zorunda kalacak, bazen daha fazla, bazen daha az kazanç elde edecek. Bu sadece düşük vasıflı işçiler için değil, aynı zamanda „yanlış“ üniversite diplomasına sahip birçok akademisyen için de geçerli olacaktır.

Nüfusun azalmasına ve vasıflı işçi sıkıntısına rağmen, öngörülebilir gelecekte yüksek bir işsizlik oranı olacaktır. Vasıfsız ve yarı vasıflı işçiler ile kullanılabilir vasıflara sahip olmayanlar, iş bulmayı bugün olduğundan daha da zor bulacaktır. Devlet, uzun süreli işsizlere, yaşlılara ve hastalara yapılan yüksek harcama nedeniyle ancak çok sınırlı yardım sağlayabildiğinden, yaşam standartları düşük olacaktır. Bununla birlikte, bazı daha az nitelikli insanlar kendi kendine yardım ağlarında geçim kaynağı veya gölge ekonomide ek gelir bulacaktır.

İstenen yetenekler

Çocuklar, ergenler ve ergenler, bilişsel, metodolojik, iletişimsel ve işbirlikçi becerilerin yanı sıra genel ve (daha sonra) uzmanlık bilgisi (yukarıya bakınız) kazanırsa, kendilerini geleceğin iş piyasasında öne sürebilirler. Bu nedenle, mümkün olan en yüksek nitelikleri ve elbette potansiyel işverenler tarafından talep edilen nitelikleri hedeflemelisiniz.

Ancak, yeni ürünlerin daha hızlı ve daha hızlı geliştirilmesi gerektiğinden, yaratıcılık, yenilikçilik ve üretkenlik de gelecek için önemli yetkinliklerdir ve bu da tasarım ve özellikler açısından özellikle sıra dışı olmalıdır. Üretim döngüleri kısaldıkça ve kısaldıkça, planlama söz konusu olduğunda organizasyon becerileri önemlidir. Yeni ürün veya hizmetleri pazara olabildiğince çabuk ve etkili bir şekilde sunmak için girişimcilik becerileri gereklidir.

Şirketler, yetkililer, dernekler ve kuruluşlarda olduğu gibi, bir yandan çalışanlar arasındaki yaş aralığı büyüyor ve diğer yandan çok farklı göç geçmişine sahip giderek daha fazla insan burada birlikte çalışmak zorunda, kuşaklararası ve kültürlerarası beceriler gelecekte daha büyük bir rol oynayacak. Ergenler ve ergenler, karşı cinsten, farklı bir kökene sahip veya farklı bir yaş grubundan çalışanları önyargısız olarak üst, meslektaş veya ast olarak kabul etmeye yetişkin olarak hazırlıklı olmalıdır. Genç erkekler ayrıca iletişim becerileri, sosyal beceriler ve zaman yönetimi gibi daha „kadınsı“ beceriler geliştirmelidir, çünkü bunlar yarının işbirlikçi çalışma dünyasıyla oldukça ilgilidir. Daha yaşlı işçiler istihdamda ne kadar uzun süre kalmak zorunda kalırsa, yaşam boyu öğrenme o kadar önemli hale gelir, aynı zamanda yaratıcı ve yenilikçi becerilerin daha da geliştirilmesi. Ayrıca sağlıklarını korumaya da büyük önem vermeleri gerekir.

Özellikle gençlerin serbest meslek sahibi veya serbest çalıştığı durumlarda, müşterileri değişmeye devam edeceğinden, yüksek derecede esnekliğe ve hareketliliğe sahip olmaları beklenir. Buna ek olarak, örneğin sosyal ağın tüm olanaklarını kullanarak „kendi kendine pazarlama“ becerilerini geliştirmeleri gerekecektir. Diğer gençler gibi, onlar da yüksek düzeyde bir başarı motivasyonu geliştirmeli ve akşamları veya evde çalışmaya hazır olmalıdırlar. Ayrıca, gerçekleştirmek için yüksek basınç ve tükenmişlik olmadan yüksek stres seviyesiyle baş etmeyi öğrenmeleri gerekir. Örneğin rahatlama teknikleri edinebilirler.

„Daha çeşitli“ çalışma hayatı

Eğitim, tam zamanlı çalışma (aynı yerde) ve emeklilik aşamalarını içeren „klasik“ biyografi, gelecekte giderek daha az bulunacak. İşveren şu anda ortalama olarak her 10 yılda bir değişmekle birlikte, çoğunlukla iş korunurken, birçok çalışan gelecekte bir veya daha fazla kez yeniden eğitim alacak – işler arasında (yeni) bir dereceye kadar daha sık eğitim dönemleri olacaktır. İlgili işverene sadakat azalacaktır çünkü istihdam ilişkileri zamanla sınırlı olarak algılanmaktadır. Çalışanlar ayrıca ya başka bir pozisyona geçtikleri için ya da işveren tarafından transfer edildikleri için ikamet yerlerini sık sık değiştireceklerdir. Bu hareketlilik, daha fazla izolasyona ve daha fazla sayıda hafta sonu tatiline yol açacaktır.

Çalışma saatleri 08:00 ile 17:00 arasında olan „klasik“ işler giderek daha nadir hale gelecektir. Gelecekte daha da fazla çalışanın vardiyalı, akşamları, geceleri ve hafta sonları çalışması gerekecek. Bununla birlikte, çok sayıda çalışanın da esnek çalışma saatleri olacaktır. Özellikle bilgi birikimi ve yaratıcı çalışanlar, günlük işlerini özgürce organize edebilecek ve hatta, eğer üretkenliği artırması bekleniyorsa, gece veya evde çalışabilecekler. Akıllı telefonlar ve internet sayesinde her yerde ve her zaman ulaşılabildiğinden, birçok serbest meslek sahibi kişi zaman ve mekan üzerinde tam kontrole sahip olacaktır.

Önümüzdeki 40 yıl içinde çalışanlar ve serbest meslek sahipleri işlerini ofislerde yapmaya devam edecek. Bununla birlikte, çoğu zaman zaman veya hatta düzenli olarak evden de çalışacaktır. Bir yandan, örneğin gelen e-postalar veya düzenli akıllı telefon kontrolleri nedeniyle işte gittikçe daha sık kesintiye uğrayacaklar. Bu, performanslarını etkileyecek – Microsoft Research tarafından yapılan bir araştırmaya göre, eldeki göreve tamamen konsantre olmak, bir kesintiden sonra yaklaşık bir çeyrek saat sürüyor. Öte yandan, üretkenlikteki sürekli artış nedeniyle, gittikçe daha az sayıda çalışan daha çok iş yapmak zorundadır (iş yoğunlaştırma). Özellikle daha yüksek vasıflı çalışanlar, özellikle o zaman rahatsız edilmedikleri için, daha çok eve yanlarında iş getirecek ve bunu akşamları veya hafta sonları yapacaklardır.

İnovasyon döngüleri yüksek hızda birbirini takip ettiğinden, işin ivmesi artmaya devam edecek. Bilgi ve beceriler hızla geçerliliğini yitirir – hayat boyu öğrenme olmadan hiçbir şey işe yaramaz. İleri eğitim ve öğretim alanı önümüzdeki birkaç yıl içinde genişleyecektir: Gelecekte, istihdam edilen kişiler kurum içi ve dışı kurslarda, özel enstitülerde, multimedya öğretim ve eğitim programları aracılığıyla, İnternet üzerinden, yurtdışında veya doğrudan işyerinde bilgi ve becerileri giderek daha fazla kazanacaktır. Deneyimli meslektaşlarınızdan rehberlik alın. Üniversitelerden ve özel sağlayıcılardan daha modüler eğitim teklifleri de olacak. Böylece insanlar yaşamları boyunca tekrar tekrar yeni dereceler ve sertifikalar alacaklar.

Şirketlerde, özellikle geleneksel eğitim programlarından çok daha iyi bir öğrenme başarısı elde edildiğinden, ileri eğitim ve öğretimin daha büyük bir bölümü çevrimiçi olarak gerçekleşecektir. Gelecekte, İnternette, benzer işlere odaklanan uzmanların birbirleriyle tartıştığı, birbirlerinden öğrendiği, birbirlerine tavsiyelerde bulunduğu ve istenirse mentor rolünü üstleneceği daha fazla öğrenme topluluğu olacak. Online kurslar, belirli konularda öğrenme çevreleri ve ortak projeler de şirketler tarafından daha sık sunulacak.

Daha önce de belirtildiği gibi, işçilerin daha fazla uzmanlaşması gerekecek çünkü yalnızca çok küçük alanlarda güncel kalabilirler. Rekabette bir bilgi avantajı elde etmek için bilgiyle daha yoğun bir şekilde uğraşmanız gerekiyor. Artan bilgi yükü nedeniyle, bilgi yönetimi için de daha fazla zamana ihtiyaç duyacaklar.

Yüksek derecede uzmanlaşma nedeniyle, çalışan insanlar işin çoğunu ancak başkalarıyla işbirliği içinde yapabilecektir. Toplantılarda birçok fikir üretildiği için işyeri tartışma ve karşılıklı teşvik için bir yer olacaktır. Çalışan kişiler, ekibin kompozisyonunun her projede değişebileceği geçici projelerde giderek daha fazla çalışacak. Üyeleri gittikçe daha az aynı işverene sahip olacaklar – ilgili projede, çeşitli şirketlerden çalışanlar müşterilerle, kendi hesabına çalışanlarla ve araştırma kurumlarından bilim insanlarıyla birlikte çalışacaklar, çünkü bu yeni mal ve hizmetleri verimli bir şekilde geliştirmenin tek yoludur. Buna göre, çok farklı niteliklere sahip kişiler ekipler halinde işbirliği yapacak – ör.

Bir yandan, proje çalışması çalışanlardan daha fazla esneklik talep edecek: Farklı yerlerde ve diğer insanlarla tekrar tekrar birlikte çalışmak zorunda kalacaklar. Bununla birlikte, video konferanslar da daha sık kullanılacaktır – özel ofisler halihazırda birkaç ekran ve kamera ile donatılmıştır ve sunumlar, görüntüler veya istatistikler aynı anda farklı yerlerde görüntülenebilir ve tartışılabilir. Böylece şirketler, coğrafi olarak dağınık üyelerinin zaman ve mekandan bağımsız olarak bilgi alışverişinde bulundukları ağlar haline gelir. Öte yandan, istihdam edilenlerden giderek daha fazla yaratıcılık gerekecek – „Made in Germany“, „Made in Germany“ haline gelmelidir, çünkü en azından yakın gelecekte birçok mal veya bunların bileşenleri başka ülkelerde üretilecek.

İstenen yetenekler

Gençler ve ergenler, esnekliğin ve (dünya çapında) hareketliliğin büyük önem taşıyacağı bir çalışma hayatına uyum sağlamalıdırlar: Bir yandan, bugünün çalışanlarından daha sık işveren, iş ve ikamet yeri değiştireceklerdir. Ancak çalışma saatleri de daha farklı hale gelecektir. İşinizi değiştirirseniz, her şeye yeniden başlamak için motive olmanız gerekecektir (örneğin, yeni bir çıraklık veya ileri bir eğitim ile). Öte yandan, gelecekteki işçiler, gençler ve ergenler, genellikle göç geçmişi olan meslektaşları veya diğer ülkelerden çalışanları içeren diğer insanlarla – genellikle farklı yerlerde – işbirliği yapmak zorunda kalacaklar.

Gençler ve ergenler, eğitim ve öğretime çalışan olarak – boş zamanlarında da devam etmeleri gerektiğine hazırlıklı olmalıdır. Tekrar tekrar ek nitelikler elde etmek için motive edilmelisiniz. Çalışma hayatı daha telaşlı hale geleceği için çocuklar, ergenler ve ergenler bilgi seliyle nasıl başa çıkacaklarını, harici rahatsızlıkları nasıl ortadan kaldıracaklarını (örneğin gelen WhatsApp mesajlarından veya e-postalardan) ve eldeki göreve nasıl tamamen konsantre olacaklarını öğrenmelidir.

Geleceğin çalışanları giderek daha fazla takım halinde ve projelerde çalışacağından, iletişimsel, kişilerarası ve işbirlikçi beceriler büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, gençlerin bir çalışma grubunda seslerini duyurabilmeleri ve uzmanlık bilgilerine katkıda bulunabilmeleri için özgüven, kendine güven ve girişkenlik önemlidir.

Ancak yeni liderlik becerileri de talep edilecektir: Süpervizörler veya yöneticiler, daha önce olduğu gibi, büyük ölçüde sahip oldukları benzer bilgi ve becerilere sahip çalışanlara sahip olmayacaklar. Gelecekte, her biri yöneticilerin sahip olmadığı belirli bilgi ve becerilere sahip ekip üyelerine liderlik etmek zorunda kalacaklar. Ek olarak, çalışanlar, örneğin başka departmanlar tarafından, tedarikçiler tarafından, üniversiteler tarafından veya müşteriler tarafından yalnızca bir proje süresince ilgili ekipte çalışmak üzere gönderildikleri için genellikle „ast“ olmayacaklardır. Üstlerine kimlerin geleneksel anlamda liderlik edip örgütlenmediği, ancak ekip üyelerinin yaratıcılığını açığa çıkaran, üretken etkileşimleri teşvik eden, işbirliği süreçlerini destekleyen, Çatışmalara aracılık edin ve gerekli kaynakları sağlayın. Bu tür yeterlilikler çocukluk ve ergenlik döneminde geliştirilebilir.

Demografik gelişme

Federal İstatistik Ofisi’nin tahminlerine göre, 2019’un ortalarında Almanya’da yaklaşık 83,1 milyon insan yaşıyordu. 14. koordineli nüfus projeksiyonunun dokuz ana varyantına göre, 2040’ta 80,7 ile 84,6 milyon arasında ve 2060’da 74,0 ile 84,5 milyon arasında olacak. Her durumda toplum yaşlanacak. Örneğin, varyant 9’a göre, 65 yaş ve üstü çocukların sayısı 2018’de 17,8 milyondan (nüfusun% 21,5’i) 2040’ta 23,7 milyona (% 28,7) çıkacaktır. Milyon (% 31,1) 2060’da artacak. Nüfus yaşlandıkça, yaşlılık oranı – çalışma yaşındaki 100 kişi başına emeklilik yaşındaki kişi sayısı – önemli ölçüde artacaktır. 2018 yılında, yukarıda belirtilen varyanta göre, 20 ila 64 yaş arasında her 100 kişiye karşılık 65 yaş ve üstü 35,7 yaşlı vardı. Sayıları 2030’da 47,5, 2040’ta 53,8, 2050’de 56,0 ve 2060’ta 60,8’e çıkacak. Nüfus projeksiyonunun diğer sekiz ana varyantıyla birlikte, 2060 için yaşlılık oranı 49.5 ile 64.9 arasındaki değerlere yükseliyor – her durumda, çalışan nüfus üzerinde büyük bir yük var. 20 ile 64 yaşları arasındaki tüm insanların tam olarak çalışmadığını, ancak bazılarının hala çıraklık yapmakta veya okumakta olduğunu, bazılarının işsiz olduğunu veya çok az kazandığını ve diğerlerinin hala aile aşamasında olduğunu düşünüyorsanız, o zaman eğilim şudur Bu yüzyılın ortalarında bir çalışan, bir emekli maaşını neredeyse tek başına ödemek zorunda kalacaktı. Nüfus projeksiyonunun diğer sekiz ana varyantıyla birlikte, 2060 için yaşlılık oranı 49.5 ile 64.9 arasındaki değerlere yükseliyor – her durumda, çalışan nüfus üzerinde büyük bir yük var. 20 ila 64 yaş arasındaki tüm insanların tam olarak çalışmadığını, ancak bazılarının hala çıraklık yapmakta veya okumakta olduğunu, bazılarının işsiz olduğunu veya çok az kazandığını ve diğerlerinin hala aile aşamasında olduğunu düşünüyorsanız, o zaman eğilim şudur: Bu yüzyılın ortalarında bir çalışan, bir emekli maaşını neredeyse tek başına ödemek zorunda kalacaktı. Nüfus projeksiyonunun diğer sekiz ana varyantıyla birlikte, 2060 için yaşlılık oranı 49.5 ile 64.9 arasındaki değerlere yükseliyor – her durumda, çalışan nüfus üzerinde büyük bir yük var. 20 ila 64 yaş arasındaki tüm insanların tam olarak çalışmadığını, ancak bazılarının hala çıraklık yapmakta veya okumakta olduğunu, bazılarının işsiz olduğunu veya çok az kazandığını ve diğerlerinin hala aile aşamasında olduğunu düşünüyorsanız, o zaman eğilim şudur: Bu yüzyılın ortalarında bir çalışan, bir emekli maaşını neredeyse tek başına ödemek zorunda kalacaktı.

Elbette bu mümkün değil. Bu nedenle, önümüzdeki on yıllarda insanların 65. yaşlarının çok ötesinde çalışacakları ve azalan emeklilik haklarını hesaba katmaları kaçınılmazdır. O zaman bile, bir Prognos araştırmasına göre, emeklilik sigortası primleri 2030’da% 22.0 ve 2040 ila% 23.8’e, sağlık sigortası ve uzun vadeli bakım sigortası primleri sırasıyla% 20.6 ve% 22.9’a yükselecek. İkincisi, yaşlıların gençlere göre daha fazla maliyete maruz kalmasından da kaynaklanmaktadır. Ayrıca bakıma muhtaç insan sayısı 2017 sonunda 3,4 milyondan 2030’da 4,1 milyona, 2050’de 5,3 milyona çıkacak. Ortaklar veya yetişkin çocuklar gittikçe kaybolduğu için birçoğunun kamu desteğine ihtiyacı olacak daha önce büyük ölçüde bakımla ilgilenen. Buna göre hastanelerde daha fazla geriatri ve geriatrik psikiyatri departmanına, daha fazla huzurevinde, daha fazla günlük ve kısa süreli bakım yerlerine ve daha fazla ayakta hasta bakım, temizlik ve yemek hizmetlerine ihtiyaç duyulacaktır.

Önümüzdeki yıllarda bir „nesil savaşına“ yol açabilecek büyük toplumsal gerilimler beklenmektedir. Bir yandan, artan sosyal güvenlik primlerini ve vergilerini ödemeyi istemeyen ve ödeyemeyen çalışma çağındaki insanlar olacaktır. İş tarafından destekleneceksiniz. Öte yandan, emeklilik, sağlık ve bakım sigortasından yardım almak veya emeklilik maaşları için mücadele edecek yaşlılar da olacak. Sırf artan sayıları nedeniyle giderek daha fazla siyasi güç kazanacaklar: Son federal seçimde, oy kullanmaya uygun olanların% 36,1’i 60 yaşın üzerindeydi – birkaç yıl içinde bu oran% 40’tan fazla olacak. Ayrıca, yaşlı vatandaşlar arasındaki katılım diğer tüm yaş gruplarından önemli ölçüde daha yüksektir.

İstenen yetenekler

Ergenler ve ergenler sadece demografik gelişmeler hakkında bilgiye ihtiyaç duymakla kalmaz, aynı zamanda kaçınılmaz sonuçlarla yaşamaya da hazır olmalıdır. Daha yüksek sosyal güvenlik primleri ve vergileri ödemek zorunda kalacakları, yani tüketim, uzun vadeli alımlar, servet birikimi veya ev satın almak için daha az paraları kalacağı gerçeğine hazırlıklı olmalıdırlar. Ancak, önceki nesillere kıyasla bu dezavantajları ancak yaşlıların emeklilik, sağlık ve uzun vadeli bakım sigortası yardımlarında kesintileri kabul ettiklerini görürlerse kabul edeceklerdir. Bununla birlikte, (daha fazla) kardeşiyle daha az paylaşmaları gerektiğinden ve çocuksuz akrabalar tarafından bakılma olasılıkları daha yüksek olduğundan, önceki nesillerden daha fazla miras alacaklarının da farkında olmalıdırlar.

Ayrıca çocuklar, gençler ve ergenler yaşlıların, engellilerin ve bakıma muhtaçların ihtiyaçlarını ve gereksinimlerini bilmelidir. Sık kişisel temas yoluyla, bu insanlarla uygun şekilde ilgilenmeyi öğrenebilirler. 

Toplumda değişim

Hızla değişen ve birçok sorunu erteleyen bir toplumda insanların giderek daha fazla korkması şaşırtıcı değil. Örneğin, bazıları sağlık ve uzun vadeli bakım sigortasında ortaya çıkan tasarruf kısıtlamalarının artık tüm insanlar için iyi tıbbi bakımın garanti edilemeyeceği ve gerekli operasyon ve tedavilerin – özellikle yaşlı insanlar için – artık uygulanmayacağından korkuyor. Bir noktada çok yaşlı bir kişinin ömrünün ne kadar uzatılabileceğinin ve hangi durumlarda ötanazinin endike olacağının da belirlenmesini bekliyorlar.

Refahta bir geri dönüş korkusu da artıyor. Son yıllardaki mali krizler buna katkıda bulundu. Buna ek olarak, nüfus, önümüzdeki yıllarda federal, eyalet ve yerel makamların kapsamını giderek daha fazla kısıtlayacak olan yüksek ulusal borç seviyesinin de farkındadır. Aralık 2019’da boerse.de’ye göre, kamu borcu kişi başı 30.027 avro oldu ve 2029’un sonunda kişi başına 36.123 avroya yükselebilir. Bir noktada, borç verenler bu paranın geri ödenmesi konusunda ısrar edecekler – örneğin, sigorta şirketleri daha fazla hayat sigortası poliçesi ödemek zorunda olduğu için veya emekliler yaşam standartlarını güvence altına almak veya sağlık veya uzun vadeli bakım sigortası tarafından üstlenilmeyen hizmetler için varlıklarını tasfiye etmek istiyorlar.

Son yıllarda Alman toplumundaki bölünme arttı. Credit Suisse’e göre 1970 yılında, hanelerin en zengin% 10’u toplam net servetin% 44’üne sahipti – şimdi bu% 65. Buna karşılık, Federal İstatistik Ofisi’ne göre, Almanya’daki insanların% 18,7’si – 15,3 milyon kişi – 2018’de yoksulluk riski altındaydı. Pek çok insan da metropollerde artan kiralardan zarar görüyor. Önümüzdeki yıllarda sosyal gerilimler artabilir.

Kendi yaşamını şekillendirme ile ilgili olarak, birey bugün olduğundan daha fazla özgürlüğe sahip olma eğiliminde olacaktır; Gençlerde benimsenen geleneksel yaşam biçimleri veya düşünce ve yönelim kalıpları önemini yitirecektir. İnsanlar giderek artan bir şekilde kendi çabalarıyla sosyal yapılar inşa etmek veya bireysel değerler ve düşünme yolları geliştirmek zorunda kalacaklar. Bu, korkular ve yönelim bozukluğuyla ilişkilendirilebilir – ancak aynı zamanda tanıdık eve geri çekilmeye de yol açabilir, böylece karşılık gelen kimlikler ve kültürel özellikler korunur. Ancak diğer insanlarla birlikte dünyaya büyük bir açıklık vardır. Almanların aralıksız seyahat etme arzusu buna katkıda bulunuyor: Tatilde ama aynı zamanda işteyken de diğer kültürleri tanıyorlar. Genellikle öğeler onlardan alınır veya hatta „çok kültürlü“

Katolik ve Evanjelik Kiliselerinin etkisinin azalmaya devam etmesi muhtemeldir. Freiburg Üniversitesi’nde 2019’da yapılan bir araştırmaya göre, üye sayısı 2030’a kadar% 22, 2060’a kadar ise% 49 azalacak – 44,8’den 22,7 milyon Alman’a. Buna göre kilise vergi gelirleri yarıya indirilecek. Almanya’da nüfusun beşte üçünden daha azı hala iki mezhepten birine aittir; 2025’te inanmayanlar zaten çoğunlukta olabilirdi. Buna karşılık, İslam’a mensup olan vatandaşların sayısı artmaya devam ediyor. Birçoğu gelecekte (çok) dindar olmaya devam edecek.

Birçok insan kendi tüketimiyle kendini tanımlamaya devam edecek („Satın alıyorum, öyleyse varım“). Buna ek olarak, sosyal bilimci Zygmunt Bauman’a göre, kendilerini giderek daha fazla „satılması“ gereken „mallar“ olarak görecekler: „doğru“ giysilerin yardımıyla sosyal web sitelerinde mümkün olan en olumlu öz sunuma kadar. İnternette, „ilgi“ yeni bir „para birimi“ haline gelecekti ve bu, kendi kendine kayıt yaptıran „arkadaşların“ sayısına yansıyacaktı. Fütürologlar Peter Zellmann ve Horst W. Opaschowski’ye göre, giderek daha fazla genç insan ve ergen, „her şeyi hemen“, „gittikçe daha fazla“, „giderek daha aceleyle“ ve „gittikçe daha çok yorgun“ gibi bir tüketici zihniyetini geliştirecek.

İnsanlar süpermarketlerde alışveriş yapmaya devam edecekler, ancak giderek daha fazla nakit paraya ihtiyaç duymadan ve RFID ve akıllı telefonlardaki ödeme işlevi sayesinde, kasalarda personel olmadan. Satın alma kararları için, kullanıcıların ürünleri derecelendirdiği topluluklar giderek daha önemli hale geliyor. Bu sayede insanlar, kendilerini ilgilendiren ürün ve hizmetlerin fiyatları ve kalitesi hakkında iyi bilgi sahibi oldukları için müşteri olarak daha güvenli hareket edeceklerdir.

İnsanlar önümüzdeki 20-30 yıl boyunca kitap, gazete ve dergi gibi geleneksel basılı medyayı kullanmaya devam edecek. Bununla birlikte, Almanya’da – ABD’de olduğu gibi – alıcı ve abone sayısı azaldıkça birçok gazete ve dergi ayakta kalamayacak. Kitaplar, daha ucuz ve hatta bazen ücretsiz e-kitaplarla artan rekabet yaşayacak. Nadiren uzun bir süre boyunca okunacaktır, bunun yerine duraklamalar veya „kırbaçlar“ şeklinde okunacaktır.

Akıllı telefonlar ve tabletler aracılığıyla geleneksel ve yeni medya aracılığıyla bireysel insanlara aktarılan bilgi miktarının daha da artması muhtemeldir. Çoklu görev de buna katkıda bulunur: televizyon ve bilgisayarı aynı anda kullanarak daha fazla bilgi kaydedilebilir. Aynı zamanda, bir kişinin kendisi için önemli olan verileri filtrelemesi ve kalitesini ve güvenilirliğini değerlendirmesi giderek zorlaşacaktır. İnsanlar her zaman bilgi selinden bunalmış hissedecekler ve daha anlamlı faaliyetler olarak gördükleri şeylerden rahatsız olacaklar. Diğerleri sansasyonel haberlere yoğunlaşacak, yine de diğerleri geri çekilecek ve güvenli dünyalara (örneğin mezhepler veya radikal siyasi gruplar) kaçacak.

İnternette bulunacak bilgiler, bir kişinin tercihlerine göre giderek otomatik olarak seçilecektir. Bir yandan, örneğin kullanıcının özelliklerine göre mesajlar derleyen veya başka araştırmalar yapan programlar olacaktır. Öte yandan, arama motorları Google ve diğer şirketler tarafından daha da geliştirilmektedir, böylece ilgili kullanıcının önceki sorguları, arama sonuçları derlenirken dikkate alınmaktadır. Zamanla, arama motorları bir kişinin sahip olduğu ilgi alanları, ihtiyaçları, tutumları ve alışkanlıkları öğrenir. Buradan, arama sonuçlarının sıralandığı ve ilgili kullanıcıya özel reklamların sunulduğu bireysel bir filtre oluşturulur.

Bir kişi hakkında internette ne kadar çok bilgi bulunursa ve diğer kaynaklardan ne kadar çok veri birleştirilebilirse, o kadar çok kişinin mahremiyeti küçülür, o kadar şeffaf olur ve üçüncü şahıslar bu temelde kararları o kadar sık ​​alır. Örneğin ABD’de, kredi başvuruları bankalar tarafından zaten reddediliyor çünkü veri analizi, sosyal web sitelerinde adı geçen başvuru sahibinin arkadaşlarının kredilerini geri ödemekte temerrüde düştüğünü gösterdi. Ve Amerikan silahlı kuvvetleri özellikle internete göre askerlerle arkadaş olan genç yetişkinleri işe almaya çalışıyor.

Ek olarak, gittikçe daha fazla sayıda akıllı telefon, araba ve kamera GPS’e sahiptir, böylece konumları üçüncü şahıslar tarafından belirlenebilir. Uygun yazılım sayesinde kamusal alanlarda kameralarla kaydedilen yüzlerin insanlara atanması şimdiden mümkün. Sonuç olarak, insanlar neredeyse sürekli izlenebiliyordu. Bir kişinin mevcut konumu biliniyorsa, yakındaki mağazalardan, restoranlardan ve bankalardan gelen reklam mesajları bu kişinin akıllı telefonuna gönderilebilir. Önceki satın alma davranışınız hakkında bilgi mevcutsa, tercihleriniz ve ilgi alanlarınız – bu konuda uzmanlaşmış şirketler tarafından ve ayrıca arama motorları ve sosyal web siteleri tarafından toplanır (yukarıya bakın) – çok hedefli bir şekilde reklam bile verebilirsiniz (örneğin, sizi ilgilendiren özel tekliflerle, En yakın sinemada veya en sevdiği mutfağıyla yakındaki restoranlarda yayınlanan en sevdiği türden filmler). Müşteriler giderek daha „şeffaf“ hale gelecekler – örneğin şirketler nerede olduklarını, tüketici davranışlarının ne olduğunu, çok mu az paraları mı olduğunu, yalnız mı yaşıyorlar yoksa bir aileleri mi olduğunu bilecekler.

Önümüzdeki yıllarda İnternet bir numaralı eğlence ortamı olacaktır. Giderek daha fazla insan, akıllı telefon veya tabletlerin yanı sıra TV veya PC ekranlarında da film ve metin izleyecek. İnternetteki televizyon kanalları, videolar ve bilgisayar oyunları yelpazesi büyümeye devam edecek. Daha sonra birçok insan sanal dünyalarda ve topluluklarda kendilerini evinde hisseder. İnternet aracılığıyla giderek daha fazla yer ve kurumun ziyaret edilmesi muhtemeldir – halihazırda insanların yarısından fazlası fiziksel müzelerden ziyade sanal müzeleri ziyaret etmektedir.

Sosyal yaşam bile giderek daha fazla İnternet tarafından belirlenecek: Akraba, arkadaş ve tanıdıklarla tanışmak ve onlarla doğrudan iletişim kurmak yerine, İnternet üzerinden giderek artan sayıda arkadaşla iletişim sürdürülüyor ve bu çok zaman alıcı olabilir. Bu, akıllı telefonun her zaman görüş alanında olduğu konuşmalar için daha az zaman bırakır. Özellikle çocuklarda ve gençlerde, sosyal becerilerin yalnızca yeterince geliştirilmemesi riski vardır. Ancak bazı uzmanlar, kişilerarası ve iletişim becerilerinin sosyal web sitelerinde ve sanal dünyalarda da test edilip edinilebileceği görüşündedir. Ayrıca, gittikçe daha fazla insan orada bir hayat arkadaşı bulursa, İnternet ağlarında „bağlı“ hissedilebilir – ve arkadaşlar, kiminle de görüşeceklerdi. Sonuçta, birbirlerinden uzakta yaşayan akrabalar ve arkadaşlar, mektuplar veya „klasik“ telefon görüşmeleri (Skype ile görüşme partnerinizi görebilirsiniz) yerine İnternet üzerinden daha iyi iletişim kurabilirler, bu da aile bağlarını güçlendirir.

Dil ayrıca yeni iletişim teknolojileri tarafından giderek daha fazla şekilleniyor. Bir yandan insanlar daha kötü ve daha yüzeysel olarak okur. Bunun nedeni, özellikle genç nesillerin daha az okumasıdır. Ek olarak, çoğu kısa tutulan ve basitçe yazılan daha fazla metin İnternette okunmaktadır. Genellikle yalnızca taranırlar – bir web sitesinde ortalama süre yaklaşık 0,6 dakikadır. Öte yandan, yazılı iletişim artık büyük ölçüde e-posta, WhatsApp, Twitter vb. Aracılığıyla gerçekleştiriliyor; burada kısa ifadeler ve kısaltmalar kural, duygu ifadeleri ile temsil ediliyor. Bu, birçok sıfat ve zarf, çok heceli kelimeler ve farklı anlamlara sahip terimler içeren yazı dilinin giderek daha az olduğu anlamına gelir. alt cümleciklerle ve zorlu gramer yapılarıyla kullanılır. Arama motorları ve diğer bilgisayar programları konuşma diline tepki gösterdiğinde ve sözlü olarak yanıt verdiğinde ve dikte programları neredeyse yüzde 100 doğruluk elde ettiğinde, okuma ve yazma daha da az uygulanacaktır.

Ne kadar çok çocuk ve ergen kısa metinleri (WhatsApp mesajları, tweet’ler) ve video klipleri kaydederse, kelime işleme programlarının yazım denetimine o kadar çok güvenirler, telefon numaraları gibi verileri akıllı telefonlara o kadar sık ​​kaydederler, konsantre olmaları o kadar az olur. Harvard Tıp Fakültesi’nden Profesör John Ratey, mobil cihazların ve internetin yoğun kullanımı nedeniyle konsantre olamayan insanlara atıfta bulunmak için „edinilmiş dikkat bozukluğu“ terimini kullanıyor. Giderek daha az genç insan uzun süre sessizce oturabilir ve bir şeyler hakkında yoğun bir şekilde düşünebilir. Daha derin ve analitik düşünme yeteneği giderek daha fazla kaybolacaktır.

Pek çok insan gelecekte „e-kişilikler“ geliştirecek, yani kendilerini (bazı) sosyal web sitelerinde gerçekte olduklarından farklı bir şekilde sunacaklar. Sahte kimlikle ilişkilendirilen sosyal kontrol eksikliği, „siber zorbalık“ vakalarının sayısının artmasının da gösterdiği gibi, bazı insanları daha acımasız hale getirecektir. İnternette veya sanal dünyalarda gerçek bir kişinin temsilcisi olan avatarlar, daha da büyük bir rol oynayacaklar. Avatarın bir insan mı yoksa fantastik bir yaratık mı olduğuna bakılmaksızın – ilgili rol aylar ve yıllar boyunca haftada birçok saat oynanırsa, kişi onunla daha fazla özdeşleşecektir. Ayrıca aşk gibi duygular yaşayacak, Nefret ve kıskançlık geliştirin – ve dahası, daha gerçekçi sanal dünyalar ve orada hareket eden varlıklar ortaya çıktıkça ve sanal ortaklara fiziksel olarak tepki verebilecek daha iyi teknolojiler haline gelir. Gerçek ve sanal kimlikler arasındaki sınırlar gittikçe bulanıklaşacak ve birçok insan „birden çok kişiliğe“ sahip olacak – bu da kafa karışıklığına yol açabilir.

İstenen yetenekler

Geleceğe dair korkular, çocukların ve gençlerin gelecek hakkında bilgi sahibi olmaları – geleceğin gerçekçi bir resmini – en kolay engellemesidir. Alman toplumunun yaşlanması, ulusal borç veya gelecekteki hammadde ve enerji krizleri (yukarıya bakınız) gibi gelişme eğilimlerinin, daha sonra yaşam standardınızı veya bunun faydalarını kısıtlarsanız, Almanya’da refahın artmaya devam etme ihtimalinin oldukça düşük olduğunu fark edin. Aksine devleti ve sosyal güvenliği kabul edin. Aynı zamanda, özellikle yetişkinler olarak sosyal adaleti savunmalı, yoksul ve dezavantajlı nüfus gruplarıyla dayanışma içinde olmalıdırlar.

Pek çok farklı değerin birbiriyle rekabet ettiği ve sürekli değiştiği bir dünyada yönelimlerini kaybetmemek için çocukların, gençlerin ve ergenlerin kendilerine yaşam ve güvenlikte anlam veren kendi kişisel değer sistemlerini geliştirmeleri gerekmektedir. Birçoğu, içinde doğdukları veya kendilerini seçtikleri özel dini, edebi, müzikal ve sanatsal ifade biçimleriyle (alt) bir kültürde kök salmış hissedecek – ve bunlardan bazıları daha da gelişecek (kültürel yeterlilik) .

Belirgin bir kişilik, karakterin güçlü yönleri, olumlu bir benlik imajı ve direnç, olumsuz etkilere karşı koruma sağlar. Destek ve güvenlik, işleyen sosyal ağlara dahil edilerek de sağlanır. Ancak, akrabalar ve komşular gibi geleneksel topluluklar hareketlilik, şehirleşme ve halka açık buluşma yerlerinin bulunmaması nedeniyle önemini yitirdiği için, bunlar öncelikle çocuklar ve gençler tarafından inşa edilmelidir. Bunu yapmak için gençlerin iletişimsel ve kişilerarası becerilere ihtiyacı vardır. İyi bir sosyal ağları varsa, sadece aidiyet, sosyallik, tanınma ve arkadaşlık ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayacak, aynı zamanda gerektiğinde duygusal destek ve pratik yardım da alacaklardır. Birçok çalışma gösterdi

İklim değişikliği, çevresel bozulma, kaynak kıtlığı, enerji krizi vb. Nedenlerle bireyin ekolojik ayak izini azaltması gerektiğini düşünürseniz, çocuklar ve gençler de tüketim ihtiyaçlarını sorgulamayı ve daha bilinçli alışveriş yapmayı öğrenmelidir. Hiçbir koşulda tüketimleri yoluyla kendilerini tanımlamaya devam etmemeli, öz imajını ve öz-değer duygularını farklı bir temele oturtmamalıdır (örneğin, okulda ve işte kendi performansları veya bir sosyal ağa gömülme). Sağlık sigortası faydaları büyük olasılıkla küçültüldüğünden, sağlıklı beslenmeye ve düzenli fiziksel aktiviteye daha fazla önem vermelidirler.

Son olarak, çocukların ve gençlerin medya becerilerini geliştirmeleri önemlidir. Bir yandan, eski ve yeni medyayı anlamlı bir şekilde (televizyon, bilgisayar, akıllı telefon vb. Kullanımı, İnternet, konsol oyunları) nasıl kullanacaklarını öğrenmeleri gerekiyor. Öte yandan, problemler ve tehlikelerle de başa çıkabilmelidirler – örneğin bilgi seli, „sahte haberlerin“ artması, mahremiyetin kaybolması, çevrimiçi oyunlardan ve internet kumarhanelerinden bağımlılık riski, gerçek sosyal bağlantıların sanal olanlarla değiştirilmesi gibi. Okuma ve düşünme becerilerinde bozulma, yazılı dilin yoksullaşması, ayrıca edinilmiş dikkat bozuklukları ve çoklu kişilikler. 

Aile ve çocukluk

Doğum oranı on yıllardır düşüyor. Federal İstatistik Ofisi, artık kadın başına 1.5 çocuk gibi çok düşük bir seviyede dengeleneceğini varsayıyor. Önümüzdeki yıllarda doğum oranının yeniden önemli ölçüde artması beklenemez. Örneğin, birçok genç, yetersiz gelir, ekonomik gelişmelerden kaynaklanan belirsizlik ve kendi işini kaybetme korkusu nedeniyle çocuk sahibi olma arzusunun gerçekleşmesini (ayrıca) erteleyecektir. Ancak aynı yerde iki iş bulmanın zorluğu, „birlikte ayrı yaşama“ sıklığının artmasına katkıda bulunacak ve böylece bir aile kurmayı engelleyecektir. Dahası, iklim değişikliği, borç krizi ve uluslararası sorunların yarattığı „algılanan“ tehdit artacak. İlişkili gelecek korkusu, gebe kalma isteği üzerinde de olumsuz bir etkiye sahip olabilir. Önümüzdeki yıllarda, yetişkinler muhtemelen bugün olduğundan daha geç evlenecek veya daha büyük yaşta çocukları olacak. Çoğu çift çocuk sahibi olma arzusunu tam olarak anlamayacak ya da tam olarak anlayamayacaktır çünkü sonunda bir çocuk için çok yaşlı hissederler ya da kısır hale gelirler. Gelecekte ise üreme tıbbının yardımıyla daha fazla çocuk “tasarlanacak”. çünkü sonunda çocuk olmak için çok yaşlı hissederler veya kısır hale gelirler. Gelecekte ise üreme tıbbının yardımıyla daha fazla çocuk “tasarlanacak”. çünkü sonunda çocuk olmak için çok yaşlı hissederler veya kısır hale gelirler. Gelecekte ise üreme tıbbının yardımıyla daha fazla çocuk “tasarlanacak”.

Aileli hanehalkı sayısı önümüzdeki yıllarda azalacak. Daha az „klasik“ ailelere (biyolojik çocukları olan evli bir çift) sahip olacaklar, ancak daha fazla evli olmayan ortaklıkları, bekar ebeveynleri ve üvey aileleri ve muhtemelen daha fazla gökkuşağı aileleri (aynı cinsiyetten ebeveynleri olan) ve farklı kültürlerden partnerleri olan aileleri olacak. Aile büyüklüğü neredeyse hiç değişmeyecek: Ebeveynlerin hala yalnızca bir veya iki çocuğu olacak. Bununla birlikte, çok sayıda bekar ve yaşlı vatandaş nedeniyle, hane halkı sayısı başlangıçta artmaya devam edecek, ancak ortalama büyüklükleri azalacaktır.

Ekonomideki ve daha önce açıklanan çalışma dünyasındaki değişiklikler nedeniyle, mesleki gereksinimler artacaktır. Akşamları veya hafta sonları giderek daha fazla ebeveyn çalışacak. Ayrıca daha fazla mesai yapmak veya onlarla birlikte eve iş götürmek zorunda kalacaklar – burada üstleri ve meslektaşları internet ve akıllı telefon sayesinde onlara istedikleri zaman ulaşabilecekler. Çalışan ebeveynlerin çifte bakmak, boş zamanlarını birlikte geçirmek ve rahatlamak için daha az zamanı olacaktır. Yabancılaşma, stres, çatışma ve yaşam planlarını koordine eden sorunlar, partner ilişkilerini nispeten istikrarsız hale getirecektir.

Daha uzun çalışma saatleri nedeniyle, ebeveynlerin çocukları ve yetiştirilmeleri için de gittikçe daha az zamanları olacaktır. Gelecekte, iş gereksinimleri nedeniyle babalar daha uzun süre çalışmakla kalmayacak, aynı zamanda anneler de – bu eğilim, annelerin çocuk sahibi olduktan sonra daha erken ve daha sık işe dönmesi ve giderek daha fazla tam zamanlı çalışmasına yönelik olarak devam edecek. Ek olarak, genellikle işe gidip gelmek için uzun bir yol vardır – yalnızca işe gidip gelenler için değil, aynı zamanda büyük şehirlerdeki ve metropol bölgelerindeki insanlar için de (örneğin, çok sayıda trafik sıkışıklığı veya toplu taşıma kullanırken birden fazla aktarma nedeniyle). Zaman yetersizliğinden dolayı çocuk ihtiyaçları daha çok ihmal edilmektedir. Ruh sağlığı sorunları ve davranış sorunları olan çocukların sayısı da buna bağlı olarak artması muhtemeldir.

Önümüzdeki yıllarda, küçük çocuklara gündüz bakım merkezlerinde ve gündüz bakım tesislerinde daha erken ve daha uzun süre bakılacaktır. Üç yaşın altındaki çocuklar için çocuk bakımı seçenekleri daha da genişletilecek, tüm gün hizmet veren daha fazla yer olacak ve özellikle büyük şehirlerde akşamları veya hafta sonları daha fazla gündüz bakım merkezi de açık olacak. Okullar daha çok tam gün okul olacak veya güvenilir öğleden sonra bakımı sunacak. Buna göre ailede geçirilen zaman azalacak; aile eğitiminin önemi azalacak. Bu, küçük çocuklar için tüm gün bakım örneği kullanılarak aşağıdaki tabloda açıkça gösterilebilir.

Tablo 1: Tüm gün bakım: aile zamanından geriye kalan nedir?
Yaş1 yıl2 yıl3 yıl4 yıl5 yıl
Uyku süresi 113 saat
45 dakika
13 saat12 saat11 saat
30 dakika
11 saat
Uyanma zamanı10 saat
15 dakika
11 saat12 saat12 saat
30 dakika
13 saat
Tüm gün bakım8 saat8 saat8 saat8 saat8 saat
TV zamanı 20 dak.0 dak.73 dak.73 dak.73 dak.
Aile zamanı2 saat
15 dk.
3 saat.2 saat
47 dakika
3 saat
17 dakika
3 saat
47 dakika
1. Federal Sağlık Eğitimi Merkezi: Farklı yaş gruplarında ortalama uyku süresi. http://www.kindergesundheit-info.de/themen/schlafen/1-6-jahre/schlafzeit/ (21.07.2013)
2. Federal Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanlığı (yayıncı): Odada titriyor. Ailede televizyonun nasıl kullanılacağına dair bilgiler, öneriler ve ipuçları. Berlin 2008

Wenn Eltern und Kinder immer weniger Zeit (gemeinsam) zu Hause verbringen – und diese oft noch in verschiedenen Zimmern -, werden die Familienbeziehungen lockerer werden. Da die Familienmitglieder zu unterschiedlichen Zeiten nach Hause kommen, werden sie nur selten gemeinsam speisen (und Tischgespräche führen), sondern sich zumeist selbst versorgen. Da Kinder immer früher selbständig werden, sind sie nach der Schule auch oft bei Freunden bzw. mit diesen unterwegs. So wird an vielen Tagen die Kommunikation mit den Eltern nur über das Smartphone erfolgen.

Die Erwartungen von Eltern an die Schulleistungen ihrer Kinder werden vermutlich weiter steigen. Zum einen wirkt sich hier die zunehmende Angst vor Arbeitsplatzverlust bzw. einem sozialen Abstieg aus: Eltern wollen ihren Kindern die besten Entwicklungschancen bieten, damit diese später den immer größer werdenden Leistungserwartungen der globalen Wissensgesellschaft entsprechen und ein gutes Einkommen erzielen können. Zum anderen greifen sie die durch die Medien weit verbreiteten Erkenntnisse der Hirnforschung, der Lern- und der Entwicklungspsychologie auf.

Allerdings werden auch in den kommenden Jahren viele Eltern Probleme beim Umsetzen ihrer Erziehungsziele erleben. So ist weiterhin mit einer großen Erziehungsunsicherheit zu rechnen, da junge Erwachsene vor der Geburt eigener Kinder nur selten Erfahrungen mit anderen Babys und (Klein-) Kindern sammeln können (weil es kaum noch Kinder in ihrem sozialen Netzwerk gibt) und da sie auch in Zukunft mit widersprüchlichen Erziehungskonzepten und -ratschlägen seitens der Medien konfrontiert werden dürften. Die Gefahr, dass Eltern Erziehungsschwierigkeiten erleben oder problematische Erziehungsstile entwickeln, wird groß bleiben.

Die Hausarbeit wird in den kommenden Jahren an Bedeutung verlieren – nicht nur weil seltener für die ganze Familie gekocht werden muss, sondern auch weil immer mehr Aufgaben von Geräten und Robotern übernommen werden. Zudem werden viele Arbeiten „ausgelagert“ werden, indem z.B. die Wäsche in die Reinigung gebracht wird oder Pizzas und andere Gerichte bei Lieferdiensten bestellt werden. Hausfrauen wird es kaum noch geben; die Familienarbeit wird für Frauen im Vergleich zur Erwerbstätigkeit einen immer geringeren Stellenwert haben.

Benötigte Kompetenzen

So müssen Kinder, Jugendliche und Heranwachsende auch Kompetenzen entwickeln, die es ihnen ermöglichen, Paarbeziehungen positiv zu gestalten und eigene Kinder erfolgreich zu erziehen. Dazu gehören z.B. kommunikative und soziale Fertigkeiten, eine partnerschaftliche Grundhaltung gegenüber dem anderen Geschlecht sowie die Fähigkeit zu Intimität und sexueller Befriedigung.

Aber auch Einstellungen sind wichtig: Jugendliche und Heranwachsende sollten erkennen, dass Paar- und Eltern-Kind-Beziehungen „gepflegt“ werden müssen und dafür genügend Zeit eingeplant werden muss. Sie sollten der Familiengründung einen so hohen Wert beimessen, dass sie sich später nicht durch ihre Einkommenssituation, die hohen Lebenshaltungs- und Kinderkosten, Karrierewünsche oder Zukunftsängste davon abhalten lassen. Streben sie einen möglichst frühen Zeitpunkt für die Realisierung ihres Kindeswunsches an, ist die Wahrscheinlichkeit höher, dass sie ihn sich voll erfüllen (also zwei oder mehrere Kinder bekommen) und nicht auf reproduktionsmedizinische Behandlungen angewiesen sein werden.

Schließlich sollten Jugendliche und Heranwachsende ein entwicklungspsychologisches und pädagogisches Grundwissen erwerben, also z.B. die Bedürfnisse von Babys und Kleinkindern kennen, einen Einblick in Säuglingspflege und -ernährung erhalten sowie die wichtigsten Erziehungsstile und -techniken vermittelt bekommen. So könnte auch einer späteren Verhaltensunsicherheit gegenüber Babys und (Klein-) Kindern entgegengewirkt werden. Werken, Handarbeit und Kochen werden hingegen weniger wichtig sein, da die Haushaltsfunktion von Familien an Bedeutung verlieren und die Technisierung der Hausarbeit weiter voranschreiten wird.

Ergenler ve ergenler, bugünün çocukluğunun özelliklerini (öncekine kıyasla) ve kendi çocuklarının çocukluğunu nasıl şekillendirmek istediklerini ele almalıdır. Örneğin, aile ve iş uyumunu, çocuklar için gereken zamanı, ebeveyn-çocuk bağlarının önemini, eğitim hedeflerini ve performans beklentilerini tartışabilirler. Bu şekilde, daha sonra, örneğin kendi çocuklarının ihmal edilmesini veya gereğinden az veya fazla zorlanmasını önleyen ve onlara daha fazla özgürlük veren tutumlar geliştirebilirler.

Kaynak : Bu yazi asagidaki siteden alinmistir.
http://www.zukunftsentwicklungen.de/

Veröffentlicht unter Cagdas bir Gelecek, Genel | Kommentare deaktiviert für Gelecek trendleri

Uyum Entegrasyon

Toplumsal gelişmelerin motoru üretim ilişkileridir.

Bireylerin çalışma hayatına atılması, toplum içindeki konumunu ve bilincini değiştirir.

Bu değişim zamanımızda geçmiştekinden çok daha hızlıdır. Örneğin; Almanya’da Kadının toplumdaki yeri, çalışma sürecine giderek daha fazla katılmasıyla kökten değişmiştir, daha özgür, daha eşit konuma gelmiştir. Burada eşitlik mücadelesinde görmek gerekir. Bu ve buna benzer süreçleri, yavaşlatmak veya engel olmak isteyen güçlerimde. Başta, az veya

çok Politik partiler ve Aşırı dinci kuruluşlar bunların arasındadır. Seküler Toplumlarda ekonomik ilişkilerin gücü her istediğini alır. Seküler olmayan Toplumlarda bu değişim çok daha sancılıdır. Zira gelenekler ve alışılmış hiyerarşi sistemi değişmektedir.

Geleneklerin oluşmasında dinin önemli bir yeri vardır. Gelenekler ise dini sürekli kılarlar.

Toplum içinde benzerler değil farklı olanlar göze batar. İnsanlar çoğunlukla yaşamı ve doğayı statik yani değişmez algılar ve genelleme yaparak öğrenir veya önyargılarını oluşturur. İnsanları veya toplumu bir değişim etkileşim sürecinde görmez. Az veya çok Politikacılar ve Aşırı dinci kurumlar bu durumdan kendilerine pay çıkarırlar. çözüm üretmek yerine oy veya taraftar devşirmek isterler, yeni önyargılar oluştururlar..

Farklı olan fiziksel görünüşün yanında, geleneklerdir, kültürdür, farklı üretim ilişkileri içinden gelmiş olmaktır, bireylerin içinde bulunduğu aile, sülale, aşiret, cemaat içindeki Konumlarıdır, cinsiyet hiyerarşisidir.

Bugün içinde yaşadığımız toplumda paralel bir yapı oluşmuştur. Din özgürlüğü adına temel hak ve özgürlüklerden yararlanamayan, aile ve cemaat baskısı altında yaşayan binlerce kadın ve çocuk vardır. Anayasada garanti edilen, insan hakları ve çocuk hakları gibi temel haklardan mahrumdurlar.

Çözüm üretmenin önkoşulu bu olguları görmekten geçer. Uyum sürecini firenliyen engelleyen güçlere karşı mücadele etmeden ve bu süreci hızlandıracak ortak değerleri öne çıkarmadan bu mümkün değildir. Anayasanın geçerli olmadığı alanlar olmamalıdır.

Bu değerler, insan merkezli ve akılcı bir düşünceye dayalı eğitim, sekülerlik,

Grundgesetz (Anayasa), hukuk devleti, demokrasi, insan hakları, çocuk hakları, cinsel eşitlik ve tercih hakkıdır.

Eğitimin ve öğretimin amacı toplumların ortak değerlerinin tarihsel oluşumunu ve bu değerlerin muhtevasını yeni nesillere aktarması olduğu unutulmamalıdır.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım | Kommentare deaktiviert für Uyum Entegrasyon

Türkiye’nin İlk Kadın Fütüristi: Ufuk Tarhan


Gelecek 10 yılda her üç kelimeden biri teknoloji ve dijital olacak. İçinden teknoloji geçmeyen, dijitalleşmeyen hiçbir şey ve kişi iş dünyasında tutunamayacak.

1- Zihinsel Yıkımdan Fiilen Dönüşüme / Disruption to Transformation)

Yıkımdan- Dönüşüme geçilecek. Geçtiğimiz 10 yılda, özellikle de son 5 yılda, teknolojinin sarsıcı, dönüştürücü sinyallerini öyle hızlı ve yoğun yaşadık ki en tutucu kafalar bile yapay zekadan, robotlardan, uzay yolculuklarından, uzay araçlarından, Mars’a gitmekten, ölümsüzlükten, uçan ya da insansız arabalardan, akıllı nesnelerden vb. her türlü teknolojik terimden gayet rahat bahsetmeye başladı. Zihinlerdeki Teknoloji direnci yıkıldı, bozuldu. Teknolojiye en çok karşı duranlar dahi geçtiğimiz on yılda teslim oldu, gelecekle nelerin gelmekte olduğunu tüm dünya iyice kabullendi. Şimdi herkes organik Fütürist:)

O zaman “gelirdi, gelmezdi” tartışmalarını geride bırakıp dönüşüm için aksiyon dönemine geçme zamanı. Yani yıkıcı – disruptive teknolojileri hayal etmekten, resmen yaşayarak transformasyon dönemine geçtik. 2020 ve sonrasında dönüşmek esas işimiz olacak.

2- 5G’ye merhaba

Bir filmin birkaç saniyede download edilebilmesi kadar hızlı bağlantı diye özetleyebileceğimiz olan 5G teknolojisi artık resmen kullanılmaya başlanacak. Tabii ki önce gelişmiş ülkelerde ve mutlaka bu 10 yıl içinde dünyanın her yerinde endüstri standardı haline gelecek. 5G’nin gelişmesi ile giyilebilir teknolojiler, Blockchain, Dijital Para, Yapay Zeka, Robot, Elektrikli Araçlar, İnsansız Araçlar, Özellikle Drone’lar, Artırılmış/Sanal gerçeklik, hologram gibi teknolojilerde de büyük sıçramalar gerçekleşecek.

3- IT ve İK yatırımları geçen 10 yılda yapılanların birkaç misli ile üzerine çıkacak.

İK (İnsan Kaynakları) ve Teknolojik Alt Yapı, IT bölümleri en kritik alanlar olacak. Dijital dönüşüm için vitesler turbo mod’a geçecek, İK ve IT en kritik en stresli, en çok yatırım yapılması gereken, en zorlanılacak alanları temsil edilecek. “Dijital Dönüşüm – Digital Transformasyon” için gerekli “Geleceğin Yetkinlikleri – Future Skills” en büyük soru, sorun ve gelişme alanı olarak her yıl daha da büyüyecek. Devrimsel eğitim, performans uygulamaları bu 10 yılın her daim kaynayacak sıcak konuları arasında yer alacak. 8 saat mesainin, haftada 5-6 gün ofiste, iş yerinde çalışmanın tartışılmaya başlanacağı yıllardayız. Mesai gün ve saatlerinin kısalacağı, iş yapma zaman, şekil, yer ve araçlarının iyice esnekleşeceği, freelancer’ların artacağı GIG ekonomisinin yükseleceği yıllara girdik.

4- Yapay Zeka, Blockchain dijital dönüşüm projelerinin taşıyıcı kolonu, bel kemiği olacak.

5G’nin ve yenilenebilir teknolojilerin gelişmesi ile yapay zeka, robot, bot kullanımı, blokchain ve kripto para konuları aşırı hızlanacak. „Döngüsel Ekonomi“ sürdürülebilirlikten daha popüler bir alan olacak. Kuantum bilgisayarlar bu on yıl biterken iyice gelişecek. Uzay yolculukları artacak. Giderek artan enerji gereksinimi ve maliyeti ile yapılan yeni icatlar „yenilenebilir enerjinin“ daha hızlı yaygınlaşmasını da hızlandıracak. Kısacası yaşamsal tüm alt yapılar değişecek. Hukuki, idari, ticari, insani ve çevreyle ilgili kurallar, kanunlar, anlaşmalar ile yeni standartların ve etik, ahlak çizgilerinin oluşturulması tüm dünyada daima en üst sıralardaki gündem maddesi olacak.

5- 3D teknolojileri, Artırılmış/Sanal/Karma gerçeklik ve Hologram uygulamaları sıçrayışa geçecek.

5G yaygınlaştıkça, 3D teknolojileri, Artırılmış/Sanal/Karma gerçeklik ve Hologram uygulamaları sıçrayışa geçecek. Nanoteknoloji ve Genetik tenolojilerle bilim, teknoloji kol kola koşacak. Bu 10 yıl belki de ünyanın Rönesans’tan sonraki en büyük buluşların, icatların yapıldığı ilk dönem olacak. Teknolojinin değiştirmediği tek bir alan kalmayacak. Özellikle ve onunda, eğitimde o beklenen ve bir türlü olamayan eğitim devriminin de nihayet gerçekleştiğini göreceğiz.

6- Yaşlanan nüfus gençliğe yük olmaya başlayacak.

Yaşam uzadığı, doğum oranı üretgen, gelişmiş toplumlarda düştüğü, yoksul ve geri kalmışlarda yükseldiği için dünyanın ve ülkelerin gelir dağılımı da her türlü insani, siyasi denge de bozulacak. Dünyanın demografisinde çok belirgin kaymalar gerçekleşmeye başladı. 2020 sonrasında bu trend daha da belirginleşerek artacak, yayılacak. Etkilerini bu 10 yılda iyice hissedeceğiz. Bu tabii ki büyük sosyal, siyasi çalkantılara neden olacak. Gençler (hem de ortaokul, lise gençliği bile) asilendikçe asilenecek. Naftalin kokulu, eski kafalarla, gelecek kokulu gençler arasında insanlık tarihinin en çetin kırılmaları, çatışmaları yaşanacak. Bu alanlar tabii ki her sektörde çok önemli yeni sorun ve iş fırsatları doğuracak

7- Tarım, hayvancılıkta, beslenmede ve yapay organda devrimsel gelişmeler yaşayacağız.

Laboratuvar etlerine, plaza çiftliklerinde ve binalarda yetişmiş bitkileri yemeğe, genetiğine müdahale edilmiş insan ve canlıları duymaya, yapay organlardaki gelişmelere alışmaya başlayacağız. Hiç aklımıza gelmeyen, sorunlar ve çözümlere merhaba diyeceğiz.

8- Siber Güvenlik, Siber Soğuk Savaş yılları olarak tarihe geçecek ilk 10 yıllardayız.Siber Güvenlik, Siber Soğuk Savaş yıllarına girdik. Dijital, Siber duvarlar yükselecek. Millileşme, kaynak kıtlıklarını teknoloji ile çözme, teknolojik ambargolar, yasaklar ve teknolojide, genetikte üstünlük savaşları, uzaya kadar uzayacak. Beyinlerin bile hacklendiğini göreceğiz. Yanına kuşkusuz “gen savaşları, genleri koruma” gibi yepyeni sorunlar da eklenecek.9- Küresel İklim değişikliği ve çevre sorunları etkisini arttıracak.Yeni on yılı en duyarsız insanların bile iklim aktivistine dönüştüğü yıllar olarak yaşayacağız, çünkü gençler ve yeni nesil bu konularda aşırı duyarlı. Tüm uyarılara ve alarm veren iklim değişikliğine rağmen, bu on yılda da çok anlamlı adımlar atamayacak, 2030’lar için epey sorun biriktireceğiz.10- Kadınlar ve Gençlerin yükselişi hızlanacak.Cinsiyet eşitsizliği, her türlü ayrımcılık, adaletsizlik yeni nesil tarafından benimsenmiyor. Bu konularda gençlerin bayraktarlığında, dünyanın bazı kronik sorunlarını halledemesek de önemli değişimler ve kırılmalar yaşayacağız. En tutucu ülkelerde bile özellikle kadılnar iyice ayağa kalkıp, oyuna dahil olacaklar.

O halde ne yapalım; “Eğitim Yatırım Yapalım”.

Ve mutlaka T-İnsan okuyup, T-İnsan olalım. Kişisel dönüşümünüz için T-İnsanlaşmak zorundayız.Bu gerçekten şart!..

Veröffentlicht unter Cagdas bir Gelecek, Genel | Kommentare deaktiviert für Türkiye’nin İlk Kadın Fütüristi: Ufuk Tarhan

Kuhr’a göre değerlerin listesi

Rudolf Kuhr’a göre değerlerin listesi

Farkındalık, saygı, kabul, takdir, zarafet, öneri, uygunluk, nezaket, sempati, algı, açık fikirlilik, aydınlanma, dikkat, samimiyet, sebat, denge, yetenek, eşlik, sebat, ihtiyat, onaylama, huzur, alçakgönüllülük, tefekkür, yansıma, Sağduyu, süreklilik, pekiştirme, farkındalık, eğitim, şükran, demokrasi, tevazu, entelektüel yetenek, mesafe, hoşgörü, bakış açısı, iddialılık, içtenlik, cömertlik, şeref, saygı, şeref duygusu, dürüstlük, bağımsızlık, kişisel sorumluluk, empati, içgörü, duyarlılık, uzlaşmacı Kararlılık, merhamet, tecrübe, bilme iradesi, yaşama yeteneği, cesaretlendirme, etik, ciddiyet, duyarlılık, sertlik, şenlik, tutarlılık, özgürlük,Özgürlük, neşe, dostluk, dostluk, barış, bütünlük, sabır, duygu, karşılıklılık, ruh, entelektüel özgürlük, kar amacı gütmeyen, topluluk, zihin, tutumluluk, huzur, kooperatif, adalet, hukuk, inanç, konuşma isteği, duygu, yaratıcı güç, vicdan, vicdan, Kesinlik, güvenilirlik, iyilik, nezaket, sıcaklık, yardım etme isteği, umut, kimlik, içtenlik, ilgi, zeka, sonuç, yapıcılık, iletişim becerileri, uzlaşmaya istekli olma, işbirliği, yaratıcılık, eleştiri, eleştirel yetenek, cesaret, sanat anlayışı, öğrenmeye istekli olma, öğrenme yeteneği, sevme, sevme yeteneği, dostluk, mantık, şehvet, insan hakları, insan boyutu, – olgunluk, insanlık,Yumuşaklık, merhamet, insanlık, ahlak, olgunluk, müzikalite, boş zaman, cesaret, düşünceli olma, hoşgörü, yakınlık, doğallık, açıklık, düzen, sipariş verme isteği, doğru, gerçeklik duygusu, dindarlık, saygı, pişmanlık, risk alma istekliliği, bağlantı kurma, değerlendirme, Naziklik, takdir, öz saygı, bağımsızlık, kendini kanıtlama, öz denetim, kendini gözlemleme, kendini sınırlama, öz disiplin, öz değerlendirme, öz eleştiri, öz güven, kendini aşma, öz sorumluluk, öz güven, öz algı, güvenlik, duyu, anlamlılık, gelenek, dayanışma, istikrar, kararlılık Dokunma, hoşgörü, yas tutma yeteneği, sadakat, erdem, genel bakış, bağımsızlık, tarafsızlık, kurumsal ruh, destek, Yargı, sorumluluk, bağlılık, bağlılık, güvenilirlik, akıl, gizlilik, affetme, uzlaşmaya istekli olma, anlama, anlama, güven, güvenin ilerlemesi, değerlilik, vizyon, öngörü, dikkat, hayal gücü, sıcaklık, cesaret, doğruluk, algı, çok yönlülük, sıcak yüreklilik, bilgelik , Cömertlik, değer, takdir, önemlilik, bilgi, şaka, iyilik, haysiyet, ahlaki cesaret, işbirliği, aidiyet, güvenilirlik, güven, dikkat. „Doğruluk, algılama yeteneği, uyarlanabilirlik, sıcak yürekli olma, bilgelik, cömertlik, değer, takdir, temellik, bilgi, zeka, iyilik, haysiyet, ahlaki cesaret, işbirliği, aidiyet, güvenilirlik, güven, dikkat. „Doğruluk, algılama yeteneği, uyarlanabilirlik, sıcak yürekli olma, bilgelik, cömertlik, değer, takdir, önemlilik, bilgi, zekâ, iyilik, haysiyet, ahlaki cesaret, işbirliği, aidiyet, güvenilirlik, güven, dikkat.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Kuhr’a göre değerlerin listesi

Geleceğin Dünyasını Tasarlamak

Yönetim Danışmanı, Akademisyen ve Fütüristler Derneği Başkanı Dr. Mustafa Aykut, hızla gelişen teknolojinin gelecekte sağlık, mühendislik, iletişim ve eğitim alanlarında yol açacağı dönüşümü MAG okurları için fütürizm kimliğiyle yorumladı.

Çok yönlü, hareketli bir iş yaşamınız var. Sizi bu günlere getiren süreci sizden dinleyebilir miyiz?

Ben profesyonel iş yaşamının dışında, gençleri gelecek konusunda bilgilendirmek için üniversitede ders veriyorum. Hayat Bilgisi, Yurttaşlık Bilgisi, Dil Bilgisi ve Fen Bilgisi gibi Gelecek Bilgisi’nin de, her yurttaşa kendi ayakları üzerinde durabileceği zaman gelmeden öğretilmesinden yanayım. Yüzlerce üyemizin olduğu Fütüristler Derneği Başkanıyım. Bu unvanla sık sık konferanslarda, atölye çalışmalarında, seminerlerde, kongrelerde konuşmalar yapıyorum. Televizyon, radyo ve sosyal medya mecralarındaki programlara katılıyorum. Sizin gibi okuyucusunu bu konuda aydınlatmak isteyen dergilere röportajlar veriyorum. Geleceğin önceden tasarlanabileceğini, olan biten her şeyin kaçınılmaz gelecek olmadığını anlayan kişi, kurum ve kuruluşların taleplerine yetişmeye çalışıyorum.

2005’te kurulan Fütüristler Derneği’ne çok geçmeden üye oldunuz. Daha önce Fütürizm ile ilgili düşünceleriniz var mıydı? Sizi Fütüristler Derneği’nde çalışmaya motive eden neydi?

Beni fütürist olmaya da, Fütüristler Derneği’nde çalışmaya da “merak” itti. Merak, itici bir güç; ama hayal gücünüzün de olması gerekir. Bunu, Albert Einstein’ın “Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin ön izlemesidir.” sözleriyle ifade edeyim. 1980’li yılların sonlarında analog araç telefonlarının yerini, cebe sığacak kadar küçük dijital telefonların alması için dört dev Avrupalı telekom üreticisi bir araya geldi ve bu hiç görülmemiş sistemin kurgulanması işini bir avuç insana verdiler. Genç bir mühendis olarak, ben de o insanlardan biriydim. Bu gurur verici görevin en zor yanı, ne yapılacağını hayal etmekti. Yine Einstein’ın, “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.” sözünün motivasyonu ile her şeyi merak etmeye başladım. Bu projede merakımı özel bir konuya odakladım ve fütürizmin yol arkadaşı olan tarihten yararlanarak geçmişteki iletişim araçlarını araştırdım. Gelecekteki insan alışkanlıklarını ve trendlerini kestirmeye çalıştım ve senaryolar ürettim. Kısacası; fütürizmin temel bileşenleri ile uğraşıyor, elde ettiğim çıktıları da başka fütüristlerle paylaşıyordum. Daha sonra 2003 yılında Türkiye’ye dönüş yaptım ve 2006 yılında Alphan Manas ile tanıştım. Beni, Türkiye’nin vizyoner on tanınmış ismiyle kurduğu Fütüristler Derneği’ne davet etti. Aradığım yer olduğu için tereddütsüz kabul ettim.

“Geleceği uzgörmek” neden gereklidir ve yalnızca Fütüristlerin mi işidir? Geleceği uzgörebilmek için nasıl hazırlık yapmalıyız, elimizde hangi parametrelerin bulunması gerekir?

Geleceği uzgörmek, çok önemli ve gereklidir. Çünkü adı üzerinde, uzağı göreceksiniz. Ancak bunu yalnız başınıza yapamazsınız, takım çalışması olmalı. Takımı da uzmanlardan oluşturmalısınız. Ortaya çıkacak senaryolarda uzlaşabiliyorsanız doğru yoldasınız demektir. Yani uzgörmek, uzağı konunun uzmanlarıyla uzlaşarak kestirebilmektir. Aslında uzgörebilmek, insanın doğasında var ve bunu her gün yapar. Kişi, daha yeni doğmuş çocuğunun nerede okuyacağını, emekliliğinde nereye yerleşeceğini ve kariyerinde nereye kadar çıkabileceğini planlar. Yani uzgörü, yalnızca fütüristlerin işi değil, hepimiz uzgörü yapıyoruz. Sadece fütüristler, bu işi tüm gezegen için sistematik ve multidisipliner bir şekilde yaparlar, aradaki nüans farkı burada.

Genellikle hükümetler, şirketler, danışmanlık ve araştırma kuruluşları ve sivil toplum örgütleri fütürizmden yararlanmaya çalışır. Biz sıradan yurttaşlar ise daha çok sivil toplum örgütleri ve üniversitelerde çalışan fütüristler aracılığı ile geleceğe nasıl hazırlanacağımızı öğreniyoruz. Bilimsel metodolojiler yardımıyla, ilgili her disiplinden çok sayıda veriler toplanır; önce kategorize, sonra analiz edilir ve senaryolar üretilerek seçenekler çıkartılır. Bunların olumlu olanları ayıklanır ve oraya ulaşmak için harekete geçilir. Greta Thunberg, Elon Musk, Bill Gates ve Yuval Noah Harari’nin de yaptığı budur. Onlar birer fütürist; uzgörüyü yapıp, bize olumlu geleceği işaret ederler.

İletişimin, yeni medya ve özellikle görüntülü görüşme-paylaşım alanlarında zaten hızlı bir gelişimi vardı; ancak pandemi sürecinde bu hız bireysel ve kurumsal kullanıcıların uyum sağlamakta zorlandıkları bir düzeye geldi. Gelecekte bu tarz başka sürprizler de beklemeli miyiz? Onlar neler olabilir?

Önümüzdeki on yıl için kurguladığımız şeyler, bir yıl içerisinde gerçekleşti. Biz, bu kadar çok şirketin ve okulun evden çalışma programına geçmesini 2030’da bekliyorduk. Ancak pandemi, on yıl erkene getirecek biçimde ivmelendirdi. Çalışanlar, yöneticiler, şirket ve okul sahipleri, öğretmenler, hatta öğrenciler uyum sağlamakta zorlandılar. Nedeni ise, bu on yılı gereği gibi yaşayamadan, bir anda yeni normal ile karşı karşıya gelmemiz oldu. Oysa bizi on-line dünyaya, Z-kuşağı taşıyacaktı. Ancak X-kuşağı, hala gelişmeler karşısında yaşadığı şoku atlatabilmiş değilken, Y-kuşağı uyum sağlamak için aşırı gayret gösteriyor. Z-kuşağı ise, zaten doğuştan dijital yerli. Onlar laptop, tablet ve cep telefonu gibi yeni nesil oyuncaklarını daha uzun zaman kullanabilmek için ebeveynlerinden izin aldıkça mutlu oluyorlar. Yani gelecek, onlar için geldi; ama henüz yaşları çok küçük. Yönetici ve karar verici kademede değiller.

Elbette hızlanan şey yalnızca online iletişim mecraları değil. Robotlar, sanal ödeme sistemleri, yapay zekâ uygulamaları ve blok zincir gibi son yıllarda sadece adını duyduğumuz şeyler, biz farkına varamadan aramıza hızla katılacaklar. Taksi çağırdığımızda sürücüsü olmayan otonom aracın kapımıza gelmesi, bir şirketin yönetim kurulu koltuklarından birinde yapay zekanın oturması ya da bir robot öğretmeninin ders vermesi için en çok beş yıl bekleyin.

Yeri gelmişken insanlı ve insansız teknolojilerin kullanımında fark yaratacak olan yapay zeka hakkında ne düşünüyorsunuz? Yapay zekâ için de etik ve ahlak tartışmaları yapacağımız bir dönem gelecek mi?

Yapay zeka, yeni ortaya çıkmış bir şey gibi gelse de, aslında otuz yılı aşkın bir zamandır üstüne çalışılıyordu; ancak şimdi popüler oldu. Nedeni ise; iletişim hızı arttı, bellek kapasiteleri büyüdü, çip boyutları küçüldü, hassas kameralar üretildi, sensörler çoğaldı ve yazılım alanında ilerlemeler kaydedildi. Bu ve benzer gelişmeler, yapay zekâyı destekleyen bileşenler olunca, yapay zekâ daha görünür, bilinir ve fazla kullanılır oldu. Önümüzdeki yıllarda herkes yapay zekâ uygulamalarıyla birlikte yaşamaya alışacak. Henüz insan kadar genel zekâları yok, ama yaptıkları işleri bizden hızlı yapıyorlar. Bellekleri bizimle kıyaslanamayacak kadar büyük ve unutmuyorlar. Tıpkı bizim gibi yapay zeka da; veriyi topluyor, analiz ediyor, sınıflandırıyor, muhakeme ediyor ve karar veriyor.

Her şeye karar verebilen yapay zekayı, dünyanın en tanınmış fütüristlerinden Ray Kurzweil, 2045’te bekliyordu. O gün geldiğinde, insanlığı büyük bir sorun bekliyor. Çünkü yapay zekanın etiği olmayacak. “Yapay zekânın aldığı kararlar insanların etik anlayışıyla uyuşmazsa ne olacak? Sorumlusu; yapay zekânın kendisi mi, üreten mi, yoksa kullanan mı olacak? Yapay zekâyı ya da o tür yapay zeka kullanan robotları ilk hangi toplumlar kullanacak? Herkese kullandıracaklar mı?” sorularına yanıt bulmak için o günleri beklersek geç kalırız. O nedenle, tüm insanlık, şimdiden bu yaşamsal sorulara yanıt bulmak için harekete geçmeli.

Önümüzdeki on yıl için kurguladığımız şeyler, bir yıl içerisinde gerçekleşti.

Veröffentlicht unter Cagdas bir Gelecek | Kommentare deaktiviert für Geleceğin Dünyasını Tasarlamak

Usta çizgileriyle karikatürist – grafiker Erdoğan Karayel

Usta çizgileriyle karikatürist – grafiker Erdoğan Karayel Türkiye’nin efsanevi müzah dergileri GırGır ve Çarşaf’ın çizerlerinden bol ödüllü karikatürist ve grafiker Erdoğan Karayel bu hafta Çağdaş Paylaşım’ın konuğu. Bugüne değin katıldığı ulusal-uluslararası karikatür yarışmalarında toplam 40 ödül kazandı. Beş karikatür albümü yayımlandı: Renk-Leke-Çizgi. En Gurbettekiler, Bir Warmış Bir Yokmuş, Hans ile Hasan ve Siyah-Beyaz Öfkelerim. Almanya’da yayınlanan GülüGülü ve Hallo mizah dergilerinin karikatüristliğini ve yöneticiliği görevini üstlendi. Milliyet gazetesinde „Hans ile Hasan“ çizgi-bantları günlük olarak yayınlandı ve karikatür albümü olarak basıldı. Württemberg eyaletinde yayınlanan birçok gazete ve derginin grafik mizampajına katkıda bulundu. Tam 16 yıldan bu yana “Don Quichotte” mizah dergisinin yayıncısı olarak çalışmalarına devam ediyor“Dünyanın en iyi ikinci karikatür websitesi” seçilen dergi, dünya mizahında önemli bir konuma sahip. Her ulustan binlerce karikatürcüyle bağlantısı olan ve dünya gündemindeki konuları anında çizgiye yansıtmakla uluslararası karikatür platformunda iyi bir yer edindi. Erdoğan Karayel, aynı zamanda 2008-2016 yılları arasında Baden &Württemberg eyaletlerinde yayınlanan “Bizim Çocuklar” dergisinin genel yayın ve sanat yönetmenliğini sürdürdü. Stuttgart-Karlsruhe Başkonsoloslukları ve Baden-Württemberg Türk Okul Aile Birlikleri Dernekleri Federasyonları tarafından desteklenen dergi Avrupa’da yayınlanan tek”Türkçe-Almanca” çocuk dergisi. Halen Stuttgart’ta serbest grafiker ve karikatürist olarak çalışıyor.
www.donquichotte.org

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım | Kommentare deaktiviert für Usta çizgileriyle karikatürist – grafiker Erdoğan Karayel

Geleceğin en önemli işi: İnsan olmak

Dr. Mustafa Aykut
(Mayıs – 2020)

Tahta, taş, tunç, ve demir kullanımından buhar ve elektrik enerjilerine, ardından seri üretimli fabrika otomasyonuna geçtik. Buradan da internet teknolojisine atladık.Bunlar tek tek oldu. Oysa şimdi bilim ve teknoloji aynı anda birden fazla mega dönüşüme neden olacak. Çaresizce yaşantımızdan (sosyolojimiz ve psikolojimiz) başka, biyolojimiz ve etik değerlerimiz de değişecek.

Bilim insanları sürekli olarak teknolojinin gelişimine bakarak bugün olmasa da gelecekte nelerin mümkün olacağını anlatıyorlar. Bu heyecan verse de; asıl tartışılması gereken şey bu dönüştürücü teknolojilerin ne olacaklarından çok, insanlığa nasıl hizmet edecekleri olmalı.

Gelecekte bilim ve teknolojide gerçekleştirilecek araştırma ve geliştirme çalışmalarına, çıkacak ürün ve hizmetlerin ticarileştirilmesine yönelik yatırımlara karar verirken insanların mutluluğunu, özgürlüğünü, güvenliğini ve insana mahsus vasıflarını önceliklendirmeliyiz. Bizi biz yapan, mahremiyet, merhamet, vicdan, maneviyat, inanç, şevkat, hayalgücü, empati, sezgi, sevgi, mutluluk, elem, hüzün, coşku, arzu, ahlak, etik, mahcubiyet, onur, gurur, saygı gibi erdemli insaniözelliklerimizi göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz. Bilim ve teknoloji aradığımız şey olmak yerine arama yöntemi ve yordamı olursa bu yaşamsal önceliklendiirmeyi başarabiliriz.

Teknoloji geliştikçe içe doğru kıvrılan bir sarmal üzerinde ilerleyen bir zaman düzeneğine bağlı gibi. Önümüzdeki on yıl içerisinde, teknolojinin bize sunacağı nimetler, geçtiğimiz yüz yıl içerisinde sunulanlardan kesinlikle daha fazla olacak. Önümüzdeki 20 yıl içerisinde ise, geçmişteki 300 yıldan daha fazla. Öyle ki; sanki yarın dünün devamı değil. Bu hızda ilermek başımızı döndürüyor. Düşünsenize; on yıl önce dijital kişisel asistanlar, paylaşım ekonomisi, akıllı telefonlar, sürücüsüz araçlar, dronlar, on-line navigasyon hizmetleri, sanal gerçeklik, QR kodlar, sanal marketten alış- veriş, kripto paralar, yüz tanıma sistemleri, instagram, zoom, periscope var mıydı? Üstelik, dikkat ettiyseniz, bu yenilikler genellikle birbirleriyle ve birbirlerini güçlendirerek çalışıyor.

Bütün bu baş döndürücü teknolojik gelişmeler karşımıza çıktıkça, daha önce bedensel ve zihinsel olarak yapmaya çabaladığımız işleri bizim dışımızdaki elektro-mekanik nesnelere devrediyoruz. Kitap karıştırmak yerine arama motorlarına soruyoruz. Alış-veriş için dışarı çıkmak yerine bir-kaç tık ile sipariş verip kapımıza getirtiyoruz. Adresleri, telefon numaralarını ezberlememize gerek yok. Çünkü telefonumuz şimşek hızıyla bulup getiriyor. Yavaş yavaş bizi simüle ediyorlar. Bizden daha üstünler. Bu nereye kadar gidecek. Bizi aştıkları özelliklerimiz teker teker makinelerin, yazılımların, sistemlerin eline geçtiğinde ne olacak. Örneğin, 85 ile 115 arasında değişen, haydi en zekimizin 250 kabul edildiği (Leonardo Da Vinci) dünyamızda, insan IQ’sunun yanında IQ’su 500, 1000 hatta 10,000 olan makineler olduğunda ne yapacağız? Çok kaygı verici. Çünkü, en yalın haliyle, ‘teknolojinin etiği olamaz’. Teknoloji yaşamımızın en mahrem alanlarına, biyolojik yapımıza nüfuz etmiş ve kontrol ediyor olduğunda kime şikayet edeceğiz.

Önümüzdeki 4 yıl içerisinde 40 milyardan fazla nesnenin İnternete bağlanacağı (Internet of Things) kestiriliyor. Toplam dünya nüfusunun üç katından daha fazla bir sayıdan söz ediyoruz. Sonraki yıllarda, gitgide neredeyse her şey İnternete bağlanacak (Internet of Everything). Diş fırçamızdan ayakkabımıza, parmağımızdaki yüzükten arabada oturduğumuz koltuğa, sofrada elimize aldığımız kaşıktan sokakları aydınlatan lambalara kadar her şey. Bu nesnelerin bir kısmını üzerimize giyeceğiz. Bedenimize yerleştirilecekler (deri altına, iç organlarımıza, hatta beynimize). Ne var ki; bizimle haberleşmek yerine kendi aralarında haberleşecekler. Bir anlamda insansız İnternet. Böyle bir yaşamda makineler mi bizim içimizde olacak, biz mi makinelerin içinde varlığımızı sürdüreceğiz?

Teknolojiyi geliştirenler zaafımızı buldular. Teknolojiden haz alıyoruz. Bakın bakalım, yeni bir akıllı telefon modelini elde etmek için neleri göze alıyoruz? Buna Hedonizm, yani hazcılık deniyor. Bizi bir bakıma, kimliğimizden, kişiliğimizden çıkaran duygular. O haz için pek çok şeyi feda edebiliriz. Etik değerlerimizi bile. Bu tüm insanları tek bir kurşun sıkmadan teslim almak değildir de nedir?

Bilim ve teknolojinin ilerlemesine karşı koyamayız. Pil endüstrisindeki ilerlemeler elektrikli arabaların sıradanlaşmasına yaradı. Şimdiden yüzlerce kilometre yolu tek şarj ile gidebilirken, yakında ayda bir kez şarj etmek, çok geçmeden yılda bir kez şarj etmek tüm yıl arabamızla yollarda dolaşmamıza yeterli olacak. Sessiz, temiz, ucuz arabalar…Kim istemez?

2008 yılında, tek bir insanın genom dizilimi 10 milyon dolara saptanabiliyordu. Şimdilerde 1000 doların çok altına indi. Yakında 10 dolardan daha ucuz olacak. Böylece hemen herkesin, hangi hastalıklara yakalanabileceğini yıllar öncesinden bilebileceğiz. Ona göre önlem almak çok kolaylaşacak. Bebekler daha doğmadan genetik düzeltme işlemlerine alınıp, çok sağlıklı bireyler olarak dünyaya gelecekler. Sağlıklı ve güçlü bedenle uzun ömür kulağa ne kadar hoş geliyor. Nasıl hayır diyebiliriz? Zaten sorun da burada.

Teknolojinin sunduğu bu muazzam imkanlardan kimler yararlanacak? Bir başka deyişle artırılmamış, yani yazılım ve donanım marifetiyle değiştirilmemiş insanlar, değiştirilmiş insanların yanında evcil hayvan gibi mi kalacak? Bu insanlara ihtiyaç kalmayacak mı? Kalmayacaksa ne olacaklar?

Bu sorular ve daha fazlası bir paranoyak saplatının işareti gibi görülmesin. Alabildiğine ucuzlayan, bir o kadar da karmaşık işlemleri yapabilen, örneğin; insan gibi düşünebilen, kararlar alabilen, anılarımızı saklayan, gerektiğinde en ince ayrıntısına kadar saniyeler içinde anımsayabilen makineler, farkına bile varamadan bizi tanıyan makineler olmaktan çıkıyor, bizi temsil eden makinelere dönüşüyor. Son aşamada bizim yerimize ‘biz’ olacaklar. Bizim dışımızdaki ‘biz’lerin bizden daha akıllı, bizden daha hızlı, bizden daha becerikli, bizden daha fazla şeyi anımsayan, bizden daha fazla şeyi algılayan varlıklar olduklarını düşünsenize. Şimdiden bizden daha ‘biz’. Şu sıralarda dışarıda yemek yiyeceğiniz zaman TripAdvisor’a sormuyor musunuz? O sizin damak tadınızı, sevdiğiniz ambiansı, hangi ulaşım imkanlarıyla gideceğinizi bilmiyor mu? Biliyor, hem de sizden daha iyi. Bu tatili düşündüğünüzde de aynı. Alış veriş yapacağınız zaman da. İş Dijital Kişisel Asistana kadar gidince sizin dışınızdaki ‘siz’ artık randevularınızı da alıyor, diyetinize de denetliyor, sağlığınızı da koruyor.

COVID-19 hastalığı ile mücadele ettiğimiz günleri aklınızdan çıkarmadan, sizi on yıl sonrasına götüreyim. 2030 yılındayız. Uyandınız, yerinizden kalktınız, banyoya gittiniz. Aynaya bakar bakmaz, aynanın yüzeyine gömülü kızıl ötesi ışınlarla ateşiniz ölçüldü. Ateş normal. Elinizi yüzünüzü yıkadınız, dişinizi fırçalıyorsunuz. Fırçanız bir yandan dişinizi temizliyor, öte yandan ağzınızdaki tükürüğü analiz ediyor. O da ne? Ağzınızda virüs olabileceğini düşündürecek maddelervar. Üstelik yoğunluğu yüksek. Aynada bir uyarı beliriyor. Özel hazırlanmış kiti kullanmanız isteniyor. Ecza dolabında istiflenmiş kitlerden birini alıyorsunuz. Talimata uygun biçimde, içindeki aparatı cep telefonunuza takıyorsunuz ve üzerindeki iğne ile aparata yerleştirilmiş ‘lam’a parmağınızdan bir damla kanınızı damlatıyorsunuz. Bingo. Bir kaç dakika içinde size hangi grip virüs tipinin bulaştığı bilgisi telefonunuzun ekranından yansıtılıyor. O bilgi aynı zamanda ailehekimine gidiyor. Aile hekiminiz Yapay Zekalı robo-dok. Size, bünyenize uygun reçete yazıyor ve en yakındaki eczaneye gönderiyor. Neler yapmanız gerektiğini sıralıyor. Başkalarına bulaştırmamak için kendinizi karantinaya alın. Havlunuzu ayırın. İlaçlarınızı muntazaman alın. Dinlenin. Zaten 7 günlük raporunuz işyerinize ulaştı bile. Bundan sağlık sigortanızın da haberi var. Masrafların bir kısmını o karşıladı. Geri kalan kısmı bankadaki hesabınızdan çekildi. Dijital Kişisel Asistanınıza hasta olduğunuzu söylemeye bile gerek yok. O her şeyi biliyor. Zaten hastalığınız süresince sizin kurallara uyup uymadığınızı, ilaçlarınızı aksatmadan alıp almadığınızı o kontrol edecek. Görevi elbetten bundan ibaret değil. Önümüzdeki günlerde gerçekleşecek toplantılarınızı gözden geçiriyor. Acil olmayanları, muhataplarınızın Dijital Kişisel Asistanlarıyla iletişime geçerek erteliyor. Acil olanlar için videolu toplantılar ayarlıyor. Güncellenen takviminizi TV ekranından size gösteriyor ve sesli olarak anlatıyor. İsterseniz sabah kahvesi yerine sıcak bir ıhlamur hazırlamayı,dinlenirken keyif alacağınız müzik ya da filmleri sunmayı teklif ediyor. O sırada eczaneden ilaçları getiren dron balkonunuza inmek üzere. ‘Geçmiş olsun’.

Buradaki ‘geçmiş olsun’ ifadesini biraz da mecazi anlamda kullandım. Çünkü size ilişkin o kadar çok kişisel bilginiz elden ele dolaştı ki; siz bile onların tamamını sayamazsınız. Sağlık sigortanızdan, işyerinizdeki insan kaynakları bölümüne, oradan müdürünüze, bankanızdan, halk sağlığı ve güvenlik birimlerine, emeklilik kurumundan yaşadığınız apartman dairesinin bulunduğu sitenin yönetimine…Milyonlarca ‘byte’lık bilgiler ışık hızıyla ‘bulut’ dediğimiz görünmez belleklerdeki yüzlerce dosyaya yerleşti. Üstelik ‘blokzincir’ ile değişmez şekilde.

Daha 2025 yılındayken İnternete bağlı ve kendi aralarında haberleşen 40 milyar nesnenin ürettiği veri bile 80 bin quintilyon byte’a (80 zettabyte1) erişecek (IDC). Bir başka deyişle; son iki yılda ürettiğimiz verinin, ondan önceki, insanlık tarihi boyunca ürettiğimiz veriden daha fazla olduğunu biliyoruz. Veriyi hükmederseniz onu malumata (information) dönüştürürsünüz. Malumata hükmederseniz onu bilgiye (knowledge) dönüştürürsünüz. Bilgiye hükmederseniz ‘bilge’ (hikmet-hüküm verebilme-hakim olabilme) olursunuz. Böyle bir hiyerarşide yer alamayıp, yalnızca veriyi veren mi olacaksınız? Bu bilgiler çok daha vahim olduğunda sağlık sigortanız primlerinizi çok yüksek mi tutacak? İşten ayrıldığınızda, yeniden iş bulmakta zorlanacak mısınız? Ev ya da araba almaya kalkıştığınızda, size uzun vadeli kredi verecek banka mı yok? Hatta kendinize eş bulmakta ya da yurt dışına seyahat etmekte bile sorunlar mı yaşıyorsunuz? Bütün bu yaşadığınız olumsuzluklara makinelerin ön yargısı mı neden oldu? ‘Geçmiş olsun’.

Bu yazi Futüristler Derneginden alinmistir.
Daha fazla bilgi icin:>>

Veröffentlicht unter Cagdas bir Gelecek | Kommentare deaktiviert für Geleceğin en önemli işi: İnsan olmak

Liderlerin yetenek sınavı

Dr. Mustafa Aykut
28 Mart 2020
Bu yazi Futüristler Derneginden alinmistir.
Daha fazla bilgi icin:>>

Tarihçi Plutarch (MS 46-119) Antik Yunan Mitolojisi’ni anlatırken, zamanın en gözüpek savaşçıları, Spartalıların yeni doğan çocukları bir dizi dayanıklılık testinden geçirdikleri, zayıf, çelimsiz, hasta ya da sakat olanları Taygetos Dağı’nın eteklerinde ölüme terk ettiklerinden söz eder.

Sağ kalanları nasıl yetiştirdiklerini şimdilik bir kenara bırakıp bugüne bakalım. COVID-19 virüsü geçen yılın Kasım ayında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıktı. Şu ana dek resmi kayıtlar 177 ülkede bu hastalığın görüldüğünü anlatıyor. Oysa Çin kamu kurumları bize bunu 2019’un son günlerinde duyurdular. Aradan geçen süre içerisinde dünyadan saklandı. Tıpkı 1918’de başlayıp iki yıl dünyayı kasıp kavuran İspanyol Gribi gibi. Sadece Almanya’da 426 bin kişinin ölümüne neden olan bu hastalık da gizlenmişti. Tıpkı 1986 yılında İngiltere’den yayılan Bovine Spongioform Encephalopathy (BSE), bizim bildiğimiz adıyla Deli Dana Hastalığı gibi. Onu da İngiltere aylarca duyurmamıştı.

Oysa salgın hastalıklar güvenlik tehditidir, küreseldir ve görünmeyen düşmandır. 2019’un Kasım ayından bu yana neredeyse 5 ay geçti. Bırakın Birleşmiş Milletleri, onun Güvenlik Konseyi bile biraraya gelemiyor. Halbuki; 2016 yılında Birleşmiş Milletler tüm dünyaya 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (17 Sustainable Development Goals) göstermişti. Bu hedeflerden üçüncüsü herkes için ‘İyi Sağlık’ (Good Health) başlığını taşıyordu. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) haftalardır küresel duruma hakim olabilmiş görünmüyor. ‘Clearing House’ çağrıları yapıyor. Öte yandan, ülkeler durmaksızın ‘Clearing Hospital’ler (Sahra Hastaneleri) kurmakla meşgüller. Avrupa Birliği’ne üye ülkeler içine kapandı. Deyim yerindeyse; her biri kendi paçasını kurtarmaya çalışıyor. Kimi sürü bağışıklığı (herd immunity) uygulayıp, ertesi gün evde kalma zorunluluğunu getiriyor. Kimi hastane kapılarına yığılan hastalardan hastalıktan kurtulma şansı yüksek olanları içeriye alıp, durumu kötü olanları evlerinde ölmeye gönderiyor. Bu ülkelerden birinin yöneticisi ise olan-biteni II. Dünya Savaşı sonrasına benzetti. Evet, haklıdır. Benziyor. Ama o ülke için benziyor. Belki II. Dünya Savaşını kaybeden birkaç ülkenin savaş sonrası durumuna benziyor olabilir. Ama o savaşın kazananları da vardı. Kazananların durumuna hiç mi hiç benzemiyor.

Ortak Akılı Kim Bulacak

II. Dünya Savaşı’nda da liderler vardı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill bir araya gelmiş ve kollektif bir akıl üretebilmişti. Lokomotif gibi sürükleyici olan bu ortak akıla daha sonra Rusya Lideri Joseph Stalin ve bir çok başka lider de katıldı. Oysa, şu anda durum Dünya Savaşlarından çok daha vahim. Tüm dünyayı kaplayan salgın sonucunda kaybedilen ve kaybedilecek bunca insan, bozulan piyasalar, çöken ekonomiler, duran ticaret, işsiz kalan çalışanlar, psikolojisi bozulan toplumlar, hastalıktan kurtulsa bile yeniden yaşama uyum sağlayamayacak kadar bedensel ve ruhsal zarar görenler çözüm bekliyor.

Eğer her şey bugünkü çözüm önerileri ile sürüp gidecek olursa; büyük durgunluğun (resesyon) büyük bunalıma (depresyon) dönüşme olasılığı var. Bunun nedeni, bir anlamda dünyayı yönettiklerini dillendiren ülkelerin aslında basiretsiz yöneticileri. Biraraya gelemiyorlar, ortak akıl üretemiyorlar. Birlikte bir aksiyon alamıyorlar. Gözümüzden kaçmıyor. Tam bir bir panik havasında günü kurtarmaya çalışıyorlar. Elele yaptıkları tek aksiyon, kendi ülke vatandaşları başka ülkedelerde kaldıysa, onları oralardan getirebilmek ya da başka ülkelerin vatandaşlarını kendi ülkelerine gönderebilmek. Bu arada bir çok yoksul ya da politikasını beğenmedikleri  ülkede ne oluyor? Kimsenin umurunda değil.

Beri tarafta, bir arada olamasalar bile her türlü olanağı kullanarak ellerindeki bilgiyi, kazandıkları deneyimi hiç beklemeksizin anında birbiriyle paylaşan bilim adamlarının çabaları gözlerimizi yaşartıyor. Pandemiyi durduracaksa ne parmağı nükleer bombayı ateşleme tuşunun üzerinde tutan liderler, ne ekrandaki borsa verilerine bakarak saniyenin onda birinde milyarlarca dolarlık alım-satım yapan en hızlı brokerlar, ne de aldıkça alan, herşeyin en pahalısı kendisinde olduğunda mutlu olan, bilgisiyle değil parasıyla övünen gösteriş budalaları durdurabilecek. Pandemiyi durduranlar gecesini gündüzüne katan araştırmacılar, doktorlar, sağlık görevlileri, virologlar, biyologlar, fizikçiler, kimyacılar, matematikçiler ve diğerleri  olacak. Artık dünya düz ve herşeyi görüyoruz. Yüz milyonlarca dolarlık yatlar ya da özel jetler de hareket edemiyor, ‘tuk tuk’lar, ‘rikşa’lar, ‘taka’lar da.

COVID-19 Gözümüzü Açtı

Her şey durulduğunda, COVID-19’un tahribatının muhasebesini yapanlar ilginç bir tablo ile karşılaşacaklar. Sosyo-ekonomik ve sosyo-politik sonuçları ülkeden ülkeye değişecek. Yöneticilerin aldığı kararlar sonucunda, COVID-19’a yakalanarak ölen vatandaşlarının sağ kalanlara oranları sorgulanacak. Onların, ölen vatandaşları için, çoğu yaşlıydı ya da kronik rahatsızlığı vardı bahaneleri ‘çıplak kral’ın üstünü örtmeye yetmeyecek. Sadece ekonomi ya da politika dürbünüyle bakanlar yanlış atlara oynadılar.

O atlar kaybedecek. Teknolojiyi bulup, ucuz işgücüne güvenerek ürünlerini yoksul ülkelerde ürettirme ve onların sırtından kazanma devri kapanacak. Her şeyi kendi üretmeye çalışan ülkeler kazanacak. Bunun dışındakiler varlıklarını sürdürmekte zorlanacaklar. Dünyanın lider ülkeleri sıralaması değişecek. Liderleri değişecek. Küreselleşme yeniden tanımlanacak. Hümanizm, eşitlik, özgürlük, çevre, iklim, ekoloji, bilgiye erişim ve şeffaflığin değeri artacak. Küreselleşmenin yalnızca ekonomi ve ticaret ile değil aynı zamanda insanlarla olabileceği anlaşılacak. GELECEK geçmişin önüne konulacak. Tekrar eden döngüden çıkacak.

Toparlanıp, ekonomik zorluklardan çabucak çıkabilen toplumlar insana, doğaya, bilgiye, bilime, inovasyona yıllardır önem veren ülkeler olacak. Tıpkı Antik Yunan’da Spartalıların yeni doğan çocukları bir dizi dayanıklılık testinden geçirip, yaşama uyum sağlayıp tutunabilenlerle güçlü kalabildikleri gibi.

Veröffentlicht unter Cagdas bir Gelecek | Kommentare deaktiviert für Liderlerin yetenek sınavı

Fütürizm Nedir?

Gelecek hakkındaki ‘’oluşmuş bir gelecek vardır ve biz ona gider ya da onu tahmin ederiz’’ şeklindeki yaygın ve edilgen algıyı değiştirmeyi hedefleyen bakış açısıdır.

İnsanlık olarak eriştiğimiz bilgi ve teknolojiyi kullanarak muhtelif gelecekler oluşturulabileceğini kabul eder ve yaşamın tüm boyutları için alternatif senaryolar ile olumlu gelecek tasarımı yapılabileceğini benimser.

Multidisipliner yaklaşımla, uzgörülü (uzak, uzmanlıkla, uzlaşmacı), yenilikçi, stratejik ve sürdürülebilir öneriler geliştirir.
Daha fazla bilgi için:
Futüristler Derneği

Veröffentlicht unter Cagdas bir Gelecek | Verschlagwortet mit , | Kommentare deaktiviert für Fütürizm Nedir?

Cagdas Siteler

Veröffentlicht unter cağdaş Siteler | Kommentare deaktiviert für Cagdas Siteler

Yarının dünyası için eğitim ve öğretim

Çocukların yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi geleceğe yönelik olmalıdır.
Bu, yarının toplumuna entegrasyonları, iş, yaşam ve sosyal ilişkilerindeki başarıları ve mutluluklarıyla ilgilidir.
Çocuklarımızı gelecek için naşil yetistirebiliriz? Hangi temel bilgi ve becerilere ihtiyaçları olacaktir?
Oysa bizler bunun tersini düşünmeye, yani geçmişten bugüne değerlendirme yapmaya alışkınız.
Nasıl büyüdüm Çocuklarımı da aynı şekilde büyütmek ister miyim? Neyi değiştirmem gerekir gibi.
Milli Eğitim Bakanlığı müfredatında aynı sorun statik kaliplarla ele alınamaz. Eğitimciler için pedagoji, geçmişin pedagojisi değildir, dinamik bir süreç olmalıdır.

O halde sorulacak soruyu şu şekilde tanımlayabiliriz:
Bugünün çocukları bundan 30 yıl sonra nasıl yaşayacak? Nasıl bir dünya onlari bekleyecek? Karşılaştıklari sorluklar neler olacaktir? Hangi bilgi ve becerilere ihtiyaclari olacaktir?

Çocuklarımızı geçmişte bir yaşam için değil, gelecekte bir yaşam için yetiştirmemiz gerekiyor!İleriye dönük pedagojinin amacı budur.
Bu bağlamda önümüzdeki 30 yılın analizi ve olası değişikliklerin tahmini çok önemlidir.

Aileler, kreşler, eğitim ve öğretim kurumları geleceğe yönelik çözümler bulmalı ve tavır almalıdır.
Muhtemelen gelecekte ihtiyaç duyulacak, ancak günümüzün ebeveynleri ve öğretmenleri tarafından hâkim olunamayan becerileri öğretmek de zordur. 

Bu nedenle çocuklara ve ergenlere, bir gün ihtiyaç duyacakları becerileri kazanabilmeleri için yeterli öğrenme yeteneği, yaratıcılık ve esneklik ortamı içinde olanak sunulmalıdır. 

Veröffentlicht unter Blog, Cagdas bir Gelecek, Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , | Kommentare deaktiviert für Yarının dünyası için eğitim ve öğretim

Laiklik

Laiklik, devlet kuruluşlarıyla dini kuruluşların yasayla ayrılmasını ve politikayla dinin, devletle kilisenin ayrılmasını ifade eder. Laik insan, dindar insanın tersine, dinini sadece daha çok özel yaşamında uygulayan ve “tanrısal politikayı” “dünya politikası” ile ayırmayı bilmesiyle kendini gösterir. Laik insan, dindar insanın tersine, insanların kanunlarına riayet etmesi ve dini sadece kişisel ve özeş gelişim aracı olarak görmesiyle kendini gösterir. Laik insan, dindar insanın tersine, “Tanrıdan” veya din adamlarından kaynaklanan hiçbir kanuna uymak veya dini mercilerin cezalarından korkmak zorunda olmamasıyla kendini gösterir. Laik insan, insanların yaptığı devletinin kanunlarıyla bağlıdır. Dini kurallara uymak isteyip istememesi kişisel özgürlüğü kapsamındadır.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , | Kommentare deaktiviert für Laiklik

Rasyonellik – Akılcı Düşünme nedir?

İnsan, bilinçli kararlar verme, yani farklı eylemlerin etkileri hakkında bir fikir edinme ve ardından farklı seçeneklerden istenen eylemi seçme ve gerçekleştirme yeteneğine sahiptir. Bu yeteneğin iki önemli gereksinimi vardır: 1. Kişi dünya hakkında bir fikre sahip olmalı ve 2. Hedef durumları değerlendirebilmeli, yani hedeflere sahip olmalıdır. Rasyonel düşünme, aşağıdakileri sağlamak için yöntemleri tanımlar: 1. Dünyaya dair sahip olduğumuz fikir gerçek dünyaya karşılık gelir ve 2. Eylemlerimizle yaptığımız değişiklikler hedeflerimize karşılık gelir. Bu iki yön aynı zamanda epistemolojik ve araçsal rasyonellik olarak da adlandırılır.

Rasyonel düşünme, yani düşüncemizin doğruluğunu sağlayacak yöntemleri uygulama yeteneği insanlarda doğuştan değildir. Bu yöntemleri öğrenmemiz ve alışkanlık haline gelmeden önce bilinçli kullanmamız gerekiyor. O zamana kadar, düşüncelerimiz genellikle dünya hakkında yanlış fikirlere sahip olmamıza ve hedeflerimize ulaşamamamıza yol açan sayısız eksiklikle dolu olacaktır. Bu kitap, bu zayıflıkları olabildiğince telafi etmeye yardımcı olmalıdır. Akılcı düşünme bir bilmek değil, yapmaktır. Sadece sürekli uygulama, dünya hakkında doğru bilgiye, hedefler ve bunlara ulaşılması hakkında doğru sonuçlara ve dolayısıyla daha iyi bir yaşam kalitesine götürür.

Rasyonel düşünmenin tersi mantıksız düşüncedir. Bu fenomeni anlamak için, insanın yönsüz bir evrim sürecinin ürünü olduğunu, yani rasyonel düşüncenin insanın gelişiminin amacı olmadığını, sadece başımıza gelen bir olasılık olduğunu kabul etmek gerekir. Bu yetenek, bu süreçte diğer hedeflere tabi olmalıydı ve bu yüzden beynimizde düşünce sürecinin „kısaltmalarını“ temsil eden yapılar gelişti. Bu kısaltmalar gerçek rasyonel düşünceden daha basittir ve bu nedenle daha karmaşık yapılara göre rastgele mutasyonlarla oluşma olasılığı daha yüksektir.Ayrıca, bu kısaltmalar çok daha karmaşık rasyonel düşünceden daha hızlı çalışır ve bu nedenle çoğu zaman seçici bir avantaj bile sunar. Bu tür kısaltmalar „buluşsal yöntem“ olarak adlandırılır. Bunlar, çoğu durumda doğru olan ve bu nedenle iyi bir ilk tahmin sağlayan, ancak optimize edilmedikleri durumlarda tamamen yanlış sonuçlar verebilen sonuçlardır. Bu sorunludur çünkü bu buluşsal yöntemler genellikle doğrudur ve bu nedenle yüzeysel bir incelemeye dayanır. Beynimiz tekrar yoluyla öğrendikçe, doğru sonuçlar aklımızda kalır ve hatalı olduğumuz durumların üstünü örter. Sadece yüzeysel bir düşünceyle, mantıksız düşünce bu nedenle kolayca gözden kaçabilir ve olmasak bile kendimizi haklı hissederiz. ve bu nedenle iyi bir ilk tahmin sağlar, ancak optimize edilmedikleri durumlarda tamamen yanlış sonuçlar verebilir. Bu sorunludur çünkü bu buluşsal yöntemler genellikle doğrudur ve bu nedenle yüzeysel bir incelemeye dayanır. Beynimiz tekrar yoluyla öğrendikçe, doğru sonuçlar aklımızda kalır ve hatalı olduğumuz durumların üstünü örter. Sadece yüzeysel bir düşünceyle, mantıksız düşünce bu nedenle kolayca gözden kaçabilir ve olmasak bile kendimizi haklı hissederiz. ve bu nedenle iyi bir ilk tahmin sağlar, ancak optimize edilmedikleri durumlarda tamamen yanlış sonuçlar verebilir. Bu sorunludur çünkü bu buluşsal yöntemler genellikle doğrudur ve bu nedenle yüzeysel incelemeye dayanır. Beynimiz tekrar yoluyla öğrendikçe, doğru sonuçlar aklımızda kalır ve hatalı olduğumuz durumların üstünü örter. Sadece yüzeysel bir düşünceyle, mantıksız düşünce bu nedenle kolayca gözden kaçabilir ve olmasak bile kendimizi haklı hissederiz. Beynimiz tekrar yoluyla öğrendikçe, doğru sonuçlar aklımızda kalır ve hatalı olduğumuz durumların üstünü örter. Sadece yüzeysel bir düşünceyle, mantıksız düşünce bu nedenle kolayca gözden kaçabilir ve olmasak bile kendimizi haklı hissederiz. Beynimiz tekrar yoluyla öğrendikçe, doğru sonuçlar aklımızda kalır ve hatalı olduğumuz durumların üstünü örter. Sadece yüzeysel bir düşünceyle, mantıksız düşünce bu nedenle kolayca gözden kaçabilir ve olmasak bile kendimizi haklı hissederiz.

Bir şeyi bilmek onu öğrenmiş olmak demektir ve bu da beynimizin bilgiyi temsil eden sinir yapıları geliştirdiği anlamına gelir. Yani bilgi beynimizin bir işlevidir. Beynimiz canlı bir organizma olduğu için soyut, mantıksal yasalara değil, çok somut biyokimyasal süreçlere uyar. Bu nedenle, herhangi bir zamanda bir hata mümkündür. Ancak mutlak kesinliğin imkansızlığını mutlak belirsizlikle eşitlemek bir hatadır. Bunun yerine, bilgimize bir olasılık atayabiliriz. Kelimenin en gerçek anlamıyla, bu olasılık, bilginin bize ne kadar doğru göründüğünü, yani bu bilginin kaç tane ve ne kadar iyi kanıtla yedeklendiğini açıklar. Dolayısıyla olasılık, dünya anlayışımızın ne kadar uzak olduğunun bir ölçüsüdür. gerçek koşullara veya beynimizde gerçekleşen biyokimyasal süreçlerin gerçekliğin soyut, mantıksal yasalarını ne ölçüde doğru bir şekilde haritalandırdığına karşılık gelir. Dolayısıyla olasılık, beynimizin bir özelliğidir, gerçekliğin değil.

Bununla nihayet başlıkta sorulan soruyu cevaplayabiliriz, rasyonel düşüncenin gerçekte ne olduğu: Rasyonel düşünme, bilgimizi atama olasılığımızın bu bilgi için gözlemlenebilir kanıtlara karşılık geldiği düşüncedir. Ya da başka bir şekilde ifade etmek gerekirse: Akılcı düşünme, gözlemlenebilir gerçekliğe karşı korunan düşünmedir.

Akılcı düşünce kazanmaktır

Pek çok kişi, kazanma olasılığının ihmal edilebilir olduğunu ve beklenen değerin negatif olduğunu, yani bir kayıp beklendiğini bilerek piyangoyu oynar. Devam eden düşünce süreci şöyle bir şeydir: Payı kaybetmek özellikle ciddi değildir, ancak kazanmanın sevinci çok büyüktür. Prensipte kazanabildiğim sürece, kaybedecek çok az şeyim ve kazanacak çok şeyim var. Akıl yürütme hatası, bir kerelik kayıp fikrini bir defalık kazanç fikri ile karşılaştırmaktır. Beynimiz ne trilyonda bir kâr ne de trilyon hisseyi hayal edebilir. Ancak piyango şirketinin sayıları değil, kazanan grubu çektiğini hayal edebilirsiniz. Sayıları ararsan boş kazanan grupları tanıtan bu, kazanan olarak seçilme olasılığı doğru sayıları seçme olasılığıyla aynıdır. Piyango oyunu düşünüldüğünde, kazanma umudu, dünyayı birkaç kez dolaşan trilyon diğer insanla uzun bir kuyrukta durmak olarak düşünülebilir. Hattın sonunu göremediğiniz için, hatta tam olarak nerede olduğunuzu bilmiyorsunuz, sadece her hafta bir pozisyon yukarı çıktığınızı biliyorsunuz, ancak sadece hissenizi öderseniz. Bu zihinsel hile sayesinde, kâr beklentisiyle ilgili sorun birdenbire beynimiz için somut hale gelir ve hisselerimizi bizim için daha yararlı olan şeylere harcayabiliriz. Sadece tuzlu kraker olsa bile tuzlu kraker yerken küresel kuyrukta olduğumuzdan daha mutluyuz. Rasyonel düşünce bize kazanç sağladı. Bu galibiyet küçük görünse bile, birçok küçük galibiyet büyük bir galibiyet yapar.

Kazanmak, kendi hedeflerinize ulaşmak demektir. Bu zor olabilir çünkü beynimiz tek bir entegre düşünce sürecine sahip değil, beynimizin farklı bölümlerinde birkaç paralel düşünce sürecine sahip. Çalışmalar, bilinçsizce karar verdiğimizi ve ancak bu karar alındıktan sonra farkına vardığımızı göstermiştir. Bu, inanmak istesek bile bilincimizin düşüncelerimiz üzerinde tam kontrole sahip olmadığı anlamına gelir. Ve bu anlamda bilinçsiz hedeflerimiz bilinçli hedeflerimizden çok iyi sapabilir. Somut bir ifadeyle kazanmak, kişinin kendi bilinçli hedeflerine, yani bilinçli bir düşünce sürecinde seçtiklerine ulaşmak anlamına gelir. Bunun aksine, sözde „içgüdüsel kararlar“ vardır, beynimizde bilinçsizce çalışan ve gelişen yapıları takip eden. Bu düşünce kalıpları, genin medeniyetsiz bir ortamda yayılmasına yol açtıkları için ortaya çıktı. Bu içgüdüsel kararlar sanki kendi iyiliğiniz için yapılmış gibi hissedilse bile, bu tür evrimsel düşünce kalıpları gerçekte çoğu kez bireyin iyiliğini değil, genin, yani tüm türün üreme başarısını hedeflemektedir – refah pahasına bile. hatta oyuncunun hayatı.

Bilinçli düşüncemiz elbette bir evrimsel sürecin sonucudur, ancak bu, bilinçaltımızın saf evrimsel görevini dengelememize izin verir. Bununla birlikte, bunu yapmak için, öncelikle bizim (yani bilincimizin) „evimizin efendisi“ olmadığımızı, daha çok kendi hareketini yapmayan, ancak düzeltici eylemde bulunabilen bir gözlemci olduğumuzu anlamalı ve kabul etmeliyiz. Bu müdahale en çok, bilinçsiz düşünce süreçlerimizin bilinçli olarak ne istediğimize karar vereceği şekilde koşullarımızı kontrol ettiğimizde etkilidir. Tamamen irade ile bilinçaltımızı uygun olmayan bir ortamda çalışmaya zorlayabileceğimiz ve bunun yerine çevremizi bilinçaltımıza göre ayarlayabileceğimiz fikrinden vazgeçmeliyiz, örneğin dikkat dağıtıcı şeyleri kaldırarak,

Rasyonel düşüncenin temel tutumu

Rasyonel düşünme, gerçeğin ölçüsü olarak gerçekliğin kabul edilmesiyle ve dolayısıyla herhangi bir arzulu düşüncenin terk edilmesiyle ve aynı zamanda abartılı korku veya şüpheciliğin terk edilmesiyle başlar. Bir şeyin% 50 olasılığı varsa, o zaman kesinlikle yanlış gidemeyeceği fikri, yanlış gitmesi gerektiği korkusu kadar yanlıştır. Bu nedenle rasyonel düşüncenin temel tutumu şudur: Bir şey doğruysa, bunun doğru olduğuna inanmak istiyorum ve bir şey doğru değilse, bunun doğru olmadığına inanmak istiyorum. Bazen bu, rahatsız edici ve hatta acı veren bir gerçekle yüzleşmek anlamına gelir. Sonra „Litany of Gendlin“ i hatırlamak yardımcı olur: „Doğru olan zaten oradadır ve buna katlanmak zorundayım. Bunu kabul etmek onu daha da kötüleştirmez, inkar etmek onu daha iyi yapmaz. şimdi farkına vardığımız ve bu nedenle düzeltebileceğimiz. Şimdiye kadar inandığımız her şeyin yanlış olduğunu birdenbire anladığımızda, bu mutlu olmak için bir sebeptir. Bu tutum doğal olarak gelmiyor ama her seferinde hatırlarsak öğrenebiliriz. şimdi farkına vardığımız ve dolayısıyla düzeltebileceğimiz. Şimdiye kadar inandığımız her şeyin yanlış olduğunu birdenbire anladığımızda, bu mutlu olmak için bir sebeptir. Bu tutum doğal olarak gelmiyor ama her seferinde hatırlarsak öğrenebiliriz.

Hoş olmayan gerçeklerle yüzleşme cesaretine sahip olmanın yanı sıra, rasyonel düşünmenin bir başka önemli yönü de kişinin kendi düşünce sürecine dikkat etmektir. Örneğin, üzerine bilinen bir kelime koyduğumuzda anlaşılan bir şeyi düşünme eğilimindeyiz. Bunun bir örneği, intihar bombacılarının motivasyonunun sırf onlara terörist dediğimiz için anlaşıldığını ve bu kelimenin son yıllarda yaygın olarak kullanıldığını görmek olabilir. Burada kendi düşüncemizi sorgulamalıyız ve ne zaman ortak bir kelime bulsak, bu terimin içeriğinin gerçekten yeterince somut olup olmadığını, terimin bir açıklama olarak yeterli olup olmadığını ve terimin bu somut anlama uygun olup olmadığını düşünmeliyiz. Bir kişi hakkında söylediğimizde onlar „

Bu kategorideki diğer bir hata, sahte beyanları kabul etmektir. Akupunkturun nasıl çalıştığını sorarsak, alabileceğimiz cevap şudur: „Hastalıklar vücuttaki enerji akışındaki bir rahatsızlıktan kaynaklanır. Akupunktur iğnesi bu rahatsızlığı giderir ve tedavi edilmiş enerji akışı vücudu iyileştirir.“ Beyin, bu açıklamayı, anlaşılabilir bir yorumu olan bilinen, yani hayal edilebilen terimlerle gramer açısından doğru bir anlatı olarak kabul eder ve bunu bir açıklama olarak kabul eder. Bu, akupunkturun anlaşıldığı ve ilaçların etkisi kadar gerçekliğin bir gerçeği olduğu izlenimini yaratır. Ancak düşünce sürecimizi dikkatlice gözlemlediğimizde, enerji akışının arkasındaki mekanizmanın da aslında açıklanamayacağını fark ederiz. ne de iğnenin hayali bir enerji akışı üzerindeki etkisi ve kesinlikle hayali bir enerji akışının çok çeşitli nedenlere sahip hastalıklarla etkileşimi değil. Kişinin kendi düşünce sürecine dikkat etmek, „açıklamadan“ sonra bile hala çok az şey bildiğimizi ve eskisi kadar kafamızın karıştığını görmemize yol açar. Bu, açıklama olmayan bir açıklamanın önemli bir göstergesidir. Bu sahte açıklamayı kabul edersek, bilinçli olarak reddedebilir ve akupunkturun güvenilirliği konusundaki değerlendirmemizi buna göre düzeltebiliriz. „Açıklama“ dan sonra bile hala çok az şey biliyoruz ve eskisi kadar kafamız karışık. Bu, açıklama olmayan bir açıklamanın önemli bir göstergesidir. Bu sahte açıklamayı kabul edersek, bilinçli olarak reddedebilir ve akupunkturun güvenilirliği konusundaki değerlendirmemizi buna göre düzeltebiliriz. „Açıklama“ dan sonra bile hala çok az şey biliyoruz ve eskisi kadar kafamız karışık. Bu, açıklama olmayan bir açıklamanın önemli bir göstergesidir. Bu sahte açıklamayı kabul edersek, bilinçli olarak reddedebilir ve akupunkturun güvenilirliği konusundaki değerlendirmemizi buna göre düzeltebiliriz.

Bununla, rasyonel düşüncede temel tutumun en önemli köşe taşlarını oluşturabiliriz:

  • Aslında gerçeği bilmek istiyorum. Sadece meraktan ya da gerçeğe karşı genel olarak olumlu bir tutumdan değil, her ne ise gerçeği bulmak için gerekli çabayı göstermeye yönelik bilinçli bir karar olarak.
  • Kanıtı takip edin, hayal gücünü değil. Yani ayrıntılı anlatılara daha fazla güvenilirlik eklemeyin çünkü bunların hayal edilmesi daha kolay. Bunun yerine, gözlenen gerçeklere önyargısız bir şekilde yaklaşın ve daha önce nereye götüreceğine dair bir resim yapmadan olay zincirini oradan geriye doğru izleyin.
  • Kişinin kendi düşünce sürecine dikkat etmesi. Düşünmek bilinçsizdir. Bilinç genellikle sadece sonuçtan haberdar edilir. Düşünce sürecine odaklanmak, ara adımların ortaya çıkması ve eleştirel olarak sorgulanması anlamına gelir.

Beynimizin bunlara adapte olabilmesi için bu üç becerinin defalarca prova edilmesi gerekir. Günlük durumlar bunun için özellikle uygundur. Örneğin alışveriş yaparken, alışveriş sepetinde malların gerçekten olmasını isteyip istemediğinizi düşünebilirsiniz. Öncelikle, reklam, alışkanlık veya rahatlıkla aldatıldığınızı kabul etseniz bile, gerçeği bilmek istemeye karar vermelisiniz. O zaman kanıtları takip edin: Bu malları arabaya koyduğumda ne düşünüyordum? Alternatifleri düşündüm mü? Alışveriş listem var mı? Şu anda aç mıyım? Ve bunun gibi. Düşüncelerinizde kısa devrelerden kaçınmak için, örneğin malları satın aldığım gibi, kendi düşünce sürecinize dikkat edin, bu yüzden onları tanımak ve reddetmek istedim.

Veröffentlicht unter Blog, Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , , | Kommentare deaktiviert für Rasyonellik – Akılcı Düşünme nedir?

Alamet i kıyamet mi ? veya insanlık evriminde ikinci dönem mi?

„Wachstum“ BÜYÜME ekonominin en önemli sihirli kelimesidir. Diğer anlamıyla, büyüme aynı zamanda yatırımın karşılığıdır.

Yatırım büyümeyi getirir. Yatırımın olmadığı bir ortamda büyümede durur.

Almanya’da büyüme 0,5% e kadar düşmüş bulunmaktadır. Bunun sonuçları olacaktır (Türkiye ekonomik Kategoride değerlendirilebilecek ülke değildir. Türkiye’nin ekonomik koşullarında ne finansal nede hukuksal öngörülük vardır. ). Bugün Almanya’da olduğu gibi ve dünyada da yaşanan durum budur.

Ancak günümüzün Ekonomik sorunlarını karakterize eden ana sorun bu değildir.

Neredeyse on yıldan buyana insanlık tarihinde hiçbir dönemde olmayan bir olguyu izliyoruz. Kredi faizleri sıfır hatta eksiye geçmiş durumdadır. (Krediler konusu 6.000 yıldır en çok belge ve bilgiye sahip olduğumuz bir konudur. Mezopotamya da bulunan ve günümüze kadar ulasan on binlerce çivi yazılı tabletlerin çoğu kredi sözleşmelerini içerir.

Yatırımlar istisnasız olarak kredilerle yapılır. Öz sermaye daha çok kredilerin karşılığıdır. İnsanlık tarihinde hiç bir zaman para bu kadar bol olmadı. Sıfır maliyetli para neden yatırıma dönüşmez?

Bunun klasik bir cevabı vardır. Zira yapılacak yatırımların karşılığı artık öngörülememektedir veya riski yok olmayı götürebilir. (Nokia nın bir yanlış adımı doruktan düşmesine yol açmıştı)

Ekonomide monopollerin hüküm sürdüğü ve hala çok ciddi karların yapıldığı günümüzde Yeni Teknolojilere yatırım yapmak üretimi akıllı robotlar ve akıllı makinalar la üretmek çok büyük yatırım isteyen alanlardır. Burada ilk olmak risklidir.

Hâlbuki son 250 yılda yapılan tüm teknolojik buluşlar veya iyileştirmeler kapitalizmin can suyu ve ekonomik bunalımdan çikiş nedeni olmuş, ayni zamanda rekabet edebilme yetisi sağlamıştır.

Teknolojik gelişmelerin devasa hızı ( Teknolojik gelişme lineer değil exponensiyel dir. Katlanarak büyür. Günümüzde ise devasa bir gelişme içindedir.) yanında sürekli teknolojilerle ilgili yeni yeni kavramlar dile getiriliyor. Firmalar eskiyi sürdürme yeniyi kaçırmama telaşı içinde. Bu bağlamda dijitalleşme veya Endüstri 4.0 gibi kavramları öne çıkıyor.

Teknolojik gelişmelerin ekonomide avantaj sağladığı ölçüde geliştirildiği bir dönemden geleceğin yaşam ve ihtiyaçlarını cevap verebilecek inivasyon teknolojilerinin geliştirildiği bir döneme geçmiş bulunuyoruz. Bir sonraki dönem ise insan bilgi ve yeteneklerini aşan akıllı makinaların süper akıllı makinaları tasarlayacağı dönem olacağı düşünülmektedir (Teknolojik teklilik Technologische Singularität).

Yeni dönem insanlık kültürüne, onun sosyal yaşamına ve ekonomisine altüst edecek yeni olanaklar veya çok büyük sorunlar getirecektir.

2045’in bu görüntüsünden biraz ürkmüş olabilirsiniz. Ya da bu düşüncelerin kaynağı olan saçma fantezilerin ne olduğunu merak ediyorsunuz. Her iki durumda da, zamanımızın en ünlü fütüristünün geleceğin bu vizyonunu özetlemesi sizi şaşırtabilir. Ray Kurzweil, girişte adı geçen ve tartışmasız olmayan, Almanya’da uzman çevrelerin ötesinde hala nispeten bilinmeyen Amerikan fütüristinin adıdır. Dijitalleştirmenin uzun vadeli sonuçları hakkında ciddi bir tartışmada cesur ve geniş kapsamlı tezleri eksik olmamalıdır. Peki Ray Kurzweil tam olarak kim? Eleştirmenleri ne diyor? Ray Kurzweil 1948’de New York’ta doğdu ve liseden sonra Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) bilgisayar bilimi ve edebiyatı okudu. 30 yaşından önce bile, kör insanlar için basılı metinleri okuyabilen bir makine geliştirerek ün kazandı. 1990’dan günümüze, Kurzweil geleceğin teknolojileri, sağlık, transhümanizm ve teknolojik tekillik ile ilgili yedi kitap (beşi en çok satan kitap) yayınladı. İçinde, bir satranç bilgisayarının dünya satranç şampiyonu karşısında 1998’e kadar ilk zaferi de dahil olmak üzere çeşitli teknolojik gelişmeleri doğru bir şekilde tahmin etti. Kurzweil, grubun en önemli pozisyonlarından birini elinde tutan 2012 yılından beri Google’da Mühendislerin Başkanligini yapıyor. 2015 yılında Microsoft kurucusu ve multi-milyarder Bill Gates ona „yapay zekanın geleceğini tahmin etmek için tanıdığım en iyi kişi“ adını verdi.

Gördüğünüz gibi, bu adam çılgın bir gelecek peygamberi olarak çok kolay göz ardı edilmemelidir. Sonuçta, dünyanın en büyük iki teknoloji grubunun (Google ve Microsoft) üst yönetimi, yeteneklerinin yüksek olduğunu düşünüyor. Ray Kurzweil bugün halka tekillik üzerine yaptığı tezlerle tanınıyor. Ancak bu terimi icat etmedi. „Tekillik“ İngilizce dilinde sabit bir terimdir ve aslında benzersiz efektlere sahip benzersiz bir etkinliği ifade eder. Matematik, terimi tüm sınırlı sınırları aşan bir değeri tanımlamak için erkenden benimsemiştir. 1958’de, „Tekillik“ ilk olarak teknolojik bağlamda, belki de modern BT’nin en önemli öncüsü olan BT araştırmacısı John von Neumann tarafından kullanıldı. O zamanlar, “insanlık tarihinde belirleyici bir tekillik anlamına geldiği görülen, teknik ilerlemenin ve yaşam tarzındaki değişimlerin sürekli bir hızlanması, onları bildiğimiz yaşam koşullarının devam edemeyeceğini” açıkladı. Ancak Kurzweil, özellikle tekillik kavramını kararlılıkla geliştirdi, özellikle de Singularity 2005’ten beri. Kurzweil’in itibarına rağmen, teorilerinin çok sayıda eleştirmeni de var. Sıkça dile getirilen bir eleştiri, Kurzweil’in çok çeşitli teknoloji alanlarında üstel büyüme prensibine çok bağlı olması ve gerçek büyüme potansiyelini abartmasıdır. Diğer bir itiraz, Kurz’un beyni teorik olarak anlaması ve insan zihninin çoğalma olasılıklarının yeterli olmamasıdır. 11 Pulitzer Ödülü sahibi Douglas Hofstadter, eleştirmenlerin seslerini özellikle sivri bir şekilde özetledi: yaklaşan tekillik hakkındaki kısa kitabı „çılgın fikirlerle sağlam fikirlerin çok tuhaf bir karışımı“ olarak tanımlıyor. 12 Fakat Kurzweils fikirleriyle uğraşırken bir şey netleşmelidir: Kehanetlerinin sadece bir kısmı gerçekleşse bile, dijitalleşme insanlığı şimdiye kadar düşündüğümüzden daha fazla değiştirecektir. Öngörülemeyen fırsatları ve riskleri beraberinde getirecek ve her gün hayatımızı etkileyecek. Dijitalleşmenin temellerini daha iyi anlamak ve dijital geleceğimizi eleştirel olarak sorgulamak için bu bilgiyi motivasyon olarak ele alalım.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , , | Kommentare deaktiviert für Alamet i kıyamet mi ? veya insanlık evriminde ikinci dönem mi?

Yakın gelecekte neler olacak

Google de calisan yazilimci ve ARGE calisanlarinin basmühendisi
Ray Kurzweil in öngörüsü:

2045 yılında insanlık teknolojik tekilliğe (Technologische Singularität ) ulaşacaktır.
Teknik ilerleme, insanlığın geleceği artık öngörülebilir olmayacak şekilde hızlanmıştır.
Tekillikten yıllar önce, en son görüntüleme tekniklerini kullanarak beynimizin yapısını ve işlevini tam olarak anlamak mümkün olacaktır. 2030’a kadar beyin kılcal damarlarımızdaki nanobotlar, karbon atomlarından yapılmış küçük nanorobotlar beyin taramaları için kullanılacaktır. Sonuç olarak, beyin artık sadece dışarıdan değil, aynı zamanda içeriden de aydınlatılabilir. Beyin taramaları, nöronların belirli eylemler ve duygular için dürtü gönderdiği en küçük ayrıntıyı tanır. Bu bulgulara dayanarak, duygusal zekamız da dahil olmak üzere beynimizin tüm yeteneklerini simüle eden tersine mühendislik sürecinde yazılım oluşturulabilir. Bu tür bilgisayarlar ve makineler de kaçınılmaz olarak insan müdahalesi olmadan geliştirme yeteneğini geliştirir. Ve makineler ne kadar yüksek geliştirilirse, kendilerini o kadar hızlı geliştirebilirler. Bu, yıllar içinde kendini güçlendiren bir süreç yaratır, sürekli hızlanan bir ilerleme spirali. 2045 yılında, tekillik oluşumu bugün hayal gücümüzün ötesinde bir olaylar dinamiği yaratacak

Gelişimden tekilliğe anahtar faktör, özellikle bilgisayar teknolojisi, nanoteknoloji, robotik ve yapay zeka gibi çeşitli teknolojik alanlarda üstel ilerlemedir. Üstel büyüme aldatıcıdır: doğrusal büyümenin aksine, ilk başta yavaş yavaş başlar, ancak daha sonra belirli bir noktada patlamaya başlar. Bu fenomen, 2015’ten 2045’e kadar olan gelişimdeki teknolojik sıçramayı açıklıyor: 2015-2020 arasında, eğride, özellikle yapay zeka alanında, özellikle de yapay zeka alanında, teknolojik ilerlemenin önemli ölçüde hızlandığı bir noktaya ulaşıldı. Ancak, tekillik insanlığa hazırlıksız vurmaz. Diğer gelişmeleri gerçekleşene kadar öngörecek ve proaktif olarak şekillendireceğiz. Hızlı teknolojik gelişme insan vücudunda durmayacak. Genetik ve nanoteknolojideki devrimci gelişmeler, insanlara önemli ölçüde daha iyi fiziksel ve zihinsel yetenekler kazandıracaktır. Vücudumuz genç ve sağlıklı kalacaktır ve ağırlıklı olarak inorganik kısımlardan oluşacaktır. Milyarlarca nanobot kan dolaşımımızda akacak. Sadece hastalıklarla savaşmazlar ve yaşlanan hücreleri onarmazlar; aynı zamanda bize oksijen sağlarlar – kullanılmayan kırmızı kan hücrelerinden çok daha verimli. Nanobotlar beynimizde de aktif olacak. Entelektüel yeteneklerimizi defalarca genişletecek ve bizi internete bağlayacaklar. Ek olarak, beyindeki nanobotlar dış dünyadan sinirsel uyaranları kapatabilir ve yapay olanlarla kaplayabilir, böylece gerçekte veya istediğimiz gibi sanal bir gerçeklikte kalabiliriz. 2045’e gelindiğinde yeni bir insan türü ortaya çıkacak: biyolojik ve biyolojik olmayan zeka arasında net bir ayrımın olmadığı cyborgs. Ancak hepsi bu kadar değil: beyin yapısının tüm ilgili detaylarını yakalamak için beyin taramalarını kullandığımızda, bu durumu başka, daha güçlü bir substratta yeniden üretmeyi de öğreneceğiz. Böyle bir beyin yüklemesi sonsuza dek fiziksel bedenimizin dışında yaşamamıza izin verecektir.

Veröffentlicht unter Blog, Cagdas bir Gelecek, Genel | Verschlagwortet mit , , , | Kommentare deaktiviert für Yakın gelecekte neler olacak

Çalişma hayatinda degişim

Calısma hayatinda degisim hep oldu. Ancak Önümüzdeki dönemde bu degisim herseyi kökünden degistirecek gibi görünüyor.

Bunun yaninda küresel faktörler de hem toplumları hemde dogayi büyük ölcüde etkiliyor.

DEMOGRAFIK DEĞIŞIM

Birçok ülkede, insanlar yaşlandıkça doğum oranı düşmektedir. Yaşlanan bir toplumda, çalışma çağındaki insanların sayısı azalırken, yaşlıların bakım maliyeti de artmaktadır. Bu gelişmeler özellikle sağlık sektöründe etkili olacak ve işgücü piyasası belirli bir noktada bunlara tepki vermek zorunda kalacaktır.

IKLIM DEĞIŞIKLIĞI

Fosil yakıtlar gittikçe azalmaktadır. Gelecekte sadece yenilenebilir enerjilerin yardımıyla enerji ihtiyaçları karşılanabilir. Rüzgar, su ve güneş enerjisinin çıkarılması konusu önem kazanmaya devam edecek ve sadece siyaseti değil, iş dünyasınida etkileyecektir..

GÖÇ

İklim değişikliğinin göç üzerinde de etkisi olacaktır. Dünyanın bazı bölgeleri yaşanmaz hale geliyor. Bu bölgelerden insanlar başka ülkelere yerleşecekler. Toplum gittikçe çeşitleniyor. Kültürlerarası yetkinlikler ve farklı diller özellikle aranan beceriler olacaktır.

DIJITALLEŞME

Küresel veri hacmi iki yılda bir iki katına çıkiyor. Gelecekte, büyük veri (Big Data) olarak adlandırılan verilerin işlenmesi , klasik veri değerlendirme yöntemleri kullanılarak artık değerlendirilemeyen veri miktarları giderek daha önemli hale gelecektir. Bu verilerin işlenmesinde uzmanlaşmış mesleklerin olusacagi öngörülebilir.

KIŞISELLEŞTIRME

Üretimi ve İsi kişiselleştirme olgusu, özellikle sağlık sektöründe artacaktır. Hastaneler sağlık fabrikalarına dönüşüyor, spor giyim sağlık ve vücut fonksiyonlarını izleyebilir. Bu ürünleri tasarlayan meslekler ortaya çıkacak.

GÜVENLIK

Gelecekte, özellikle internette güvenlik ihtiyacı ve özgürlük ihtiyacı arasında sürekli dalgalanacağız. Her şeyi paylaşmak, her bilgiyi almak ve her yerden erişim sağlamak istiyoruz – ama aynı zamanda gizliliğimizi koruma ihtiyacı duyuyoruz. Gelecekteki meslekler özel veriler üzerinde uzmanlaşmak isteyecektir

Veröffentlicht unter Cagdas bir Gelecek, Genel | Verschlagwortet mit , , , | Kommentare deaktiviert für Çalişma hayatinda degişim

Dijital Eğitim okul sistemimin kör noktası mı?

Eğitimde kör bir nokta olarak teknoloji aydınlatılmalıdır. Dijital dönüşüm okulları değiştirecek ve bu nedenle sosyo-teknik eğitim gerekli. Aşağıdaki makale neden ihtiyacımız olduğunu ve oraya nasıl ulaşabileceğimizi anlaiyor.

Okul, herkesin dijital dönüşüm için bilgi, beceri ve eğitim kazanabileceği bir yer olmalıdır, çünkü mevcut ve gelecekteki yaşayan ve çalışan dünya dijitalleştirilecektir. Okul bu nedenle dijital altyapı ile donatılmış olmalıdır. Öğretmenler bunun için eğitilmelidir. Bu düzeyde, eğitim politikası argümanlarının çoğu yer almaktadır. Bu, teknolojinin bağımsız ve gerekli bir eğitim alanı olarak değil, yalnızca bir şey elde etmek için bir araç olarak göründüğünde, eğitimin kör noktası tam olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, dijital dönüşüm konuları için güvenilir bir tutturucu konuya sahip olmak ve kesitsel bir görev olarak algoritmaları veya dijital yetkinliği sınırlamaktan kaçınmak her zamankinden daha önemli görünüyor.

DIJITALLEŞME TERIMI HAKKINDA

Kavramsal dar bir biçimde sayısallaştırma, bilgisayar teknolojisi sistemlerini kullanarak verilerin girilmesi, işlenmesi, çıktısı, depolanması ve iletilmesi için tüm süreçleri ve faaliyetleri kapsar. Kapsamlı bir terim anlayışında sayısallaştırma, teknik sistemleri veri girişi, işleme ve / veya çıktı (gömülü sistemler) için BT sistemleriyle donatmak, ağa bağlamak (şeylerin interneti) ve İnternet’ten gereksinimlere, hizmetlere ve hizmetlere bağlı olarak hedeflenen bir projedir. Ve böylece tükenmez yeni bir hammadde üretir – Büyük Veri – (Veri İnterneti). Sayısallaştırmanın amacı, mevcut iç süreçleri optimize etmek için teknik bir altyapıya dayalı olarak yerel ve dünya çapında mevcut verileri mekanik olarak kaydetmek, işlemek ve kullanmaktır, mevcut iş modellerini genişletmek ve özellikle de tamamen yeni ürün ve hizmetler geliştirmek. Endüstri 4.0 için, tüm değer zincirindeki tüm oyuncuların ağa bağlandığı ve eşzamanlı otomasyona sahip yüksek ürün çeşitliliğinin mümkün olduğu tamamen sayısallaştırılmış bir üretim vizyonu vardır. Terimin geniş bir anlayışı sosyoteknik açıdan, yani insanların teknik bağlamlarda nasıl davrandıklarından kaynaklanmaktadır. Dijitalleşme, yaşamın ve insanların çalışmalarının tüm alanlarından verilerin kalıcı olarak üretilmesini, işlenmesini ve kullanılmasını içerir. Enformasyonun, enerjinin ve maddi değişikliklerin teknik olarak bağlanabilirliği ve bilginin yaygınlaşması yoluyla, İletişim ve ağ teknolojileri teknik olarak her şeyi ağa bağlar. Marksist sermaye kavramına paralel olarak, CPS genel olarak “veri destek sistemleri” veya “sürekli mobil” ile ilgili olarak “kalıcı bilgi” olarak da ifade edilebilir. Bu, maddi kaynaklara (hammadde), enerjik kaynaklara (enerji kaynakları) ek olarak, ortaya çıkan veri alanının, bir kaynağı, sadece teknik alt sistemler – büyük veriler kullanılarak yenilenen ve tükenmeyen teknik gelişimin yararına yerleştirdiği anlamına gelir. CPS’nin temel açıklığı, esnekliği / dinamikleri ve uyarlanabilirliği, temel modellere ve algoritmalara bağlı olarak giderek özerk bir şekilde çalışan teknik sistemler için yeni bir iletişim paradigmasını temsil eder. İnsanlar iletişim kurmasa bile, veri üretir. Ve yazılım açısından yoğun sistemleri kullandıklarında – amaç ne olursa olsun – veri üretir. Sosyal sistemler sosyal değişim ve etkileşim için çabalarken, insan-makine etkileşim sistemleri tekilliklerini terk eder ve dinamik ve karmaşık sistemler oluşturur. Yeni bir sosyoteknik sistem kalitesine yol açarlar. CPS’de, bir sosyal sistemin yapıştırıcısı olarak iletişim (Luhmann 2011), böylece, insan aktif hale gelmeden veya aktif hale gelmeden işlemeye hazır olan, asla kurutulmayan bilginin uzamsal olarak dinamik bir kaynak ızgarası veya dijital, çevik alan ızgarası haline gelir. Bilgi ve iletişim seçenekleri sadece insanlar ve makineler arasındaki arayüzler meselesi değil, aynı zamanda sosyal sistemlerin özüne de dokunuyor. İletişim, bilgi, merak veya merak ile ilgilidir. Bu, dijital iletişim sistemlerinin çekiciliğini veya cazibesini ve bağımlılığını açıklar. İnsanlar dijital olarak teknik sistemlere dokunurlar. CPS’nin çeşitli sosyal ve kişisel alanlarda penetrasyonu ve ağ iletişimi ile teknolojinin araç karakteri giderek daha fazla arka koltuk alıyor ve sistem karakteri artıyor. Bu anlayışla, bireylerin bu teknolojilerden kaçınmasının neredeyse imkansız göründüğü dijital bir toplumdan söz edilebilir. Bu sosyo-teknoloji kavramına tamamen farklı bir boyut kazandırır. Endüstri 4.0 terimine dayanarak, dijitallik olgusunu kavramak için Socio-Technology 4.0’dan bahsetmek daha iyi ve daha uygun olacaktır. Böylece sosyo-teknoloji 4.0, sadece teknolojinin değil, aynı zamanda verilerin de üretildiği ve aynı zamanda endüstriyel olarak elde edilebildiği ve tamamen yeni amaçlar için kullanılabildiği yoğun bir insan ve makine oyuncuları ağı ile eşanlamlı hale gelir. Sonuç olarak, “yeni hammadde” (büyük veri), veri toplama, işleme ve toplumun tüm alanlarında benzeri görülmemiş ölçüde kullanım için veriler mümkün olmaktadır.

DIJITAL DÖNÜŞÜMDE EĞITIM ÜZERINE TEZLER:

SAYISALLAŞTIRMA, BIR BÜTÜN OLARAK TOPLUM IÇIN SOSYO-TEKNIK BIR SORUNDUR

Yukarıda gösterildiği gibi, dijital dönüşüm, her şeyin her şeyle ağa bağlanacağı çalışma ve yaşam ortamında dijital olarak ağa bağlanmış sistemlerle kapsamlı bir altyapı inşa etmek için bir proje olarak anlaşılacaksa, bu, bu durum, sosyal kalkınmayı üstlenecek. Dolayısıyla dijitalleşmenin sorumluluğa ihtiyacı var. Yeni bilgisayar ve ağ teknolojileri, kullanıcılara ve geliştiricilere bir yandan yeni fırsatlar sunuyor, ancak eylemlerinin sonuçlarından da daha sorumlular. Dolayısıyla sosyal gelişim, bu dijital-teknik sistemleri kullanan insanların günlük eylemlerine de bağlıdır, Karar ve eylem seçenekleri kapsamında talep veya reddeder ve dolayısıyla bunları taşır veya taşımamaktadır. Son olarak, yeni hizmetler ve ürünler içeren yeni iş modelleri ve genel sosyal koşullar, bu sistemlerin geliştirilmesini ve kullanımını etkilemektedir. Dolayısıyla dijitalleşme sosyo-teknik bir bağlam olmadan düşünülemez ve anlaşılamaz. Teknik çekirdeğine veya daha da dar olarak algoritmalarına daralma mümkündür, ancak biçimlendirici sosyal ilişkileri ve etkileşimleri göz ardı eder. Bu nedenle dijital dönüşüm öncelikle teknik değil, her şeyden önce sosyo-teknik bir sorundur. Son olarak, yeni hizmetler ve ürünler içeren yeni iş modelleri ve genel sosyal koşullar, bu sistemlerin geliştirilmesini ve kullanımını etkilemektedir. Dolayısıyla dijitalleşme sosyo-teknik bir bağlam olmadan düşünülemez ve anlaşılamaz. Teknik çekirdeğine veya daha da dar olarak algoritmalarına daralma mümkündür, ancak biçimlendirici sosyal ilişkileri ve etkileşimleri göz ardı eder. Bu nedenle dijital dönüşüm öncelikle teknik değil, her şeyden önce sosyo-teknik bir sorundur. Son olarak, yeni hizmetler ve ürünler içeren yeni iş modelleri ve genel sosyal koşullar, bu sistemlerin geliştirilmesini ve kullanımını etkilemektedir. Dolayısıyla dijitalleşme sosyo-teknik bir bağlam olmadan düşünülemez ve anlaşılamaz. Teknik çekirdeklerine veya daha da dar olarak algoritmalarına daralmak mümkündür, ancak biçimlendirici sosyal ilişkileri ve etkileşimleri göz ardı eder. Bu nedenle dijital dönüşüm öncelikle teknik değil, her şeyden önce sosyo-teknik bir sorundur.

SAYISALLAŞTIRMA SADECE BECERI DEĞIL, EĞITIM DE GEREKTIRIR

Eylem alanları, iş süreçleri ve görevleri, iletişim ve organizasyonel süreçler sayısallaştırma nedeniyle değişmektedir. İnsanlar, dijital olarak belirlenen teknik değişikliklerle başa çıkabilmeli ve yeni eylem alanlarını da kullanabilmelidir. Her şeyden önce dijitalleştirilmiş dünyada yetkinliklerle ilgili. Bu, hangi yetkinliklere ve hangi bilgiye ihtiyacınız olduğuna ve ayrıca bunu nasıl aktaracağınıza ve edinebileceğinize dair sorular doğurur. Öte yandan eğitim, dijital dönüşümün gelişmelerini yansıtabilmek ve sorgulayabilmek, teknolojinin sonuçlarını tanıyabilmek, sayısallaştırılmış dünyada kendi yerini belirleyebilmek ve etik değerlerle hareket edebilmek demektir. Dolayısıyla sosyal kalkınma artık teknik çözümlere değil, insanlara ihtiyaç duyuyor §§ teknik çözümleri yansıtıcı ve sorumlu bir şekilde ele alabilen (eylem eğitim ve yeterlilik gerektirir). §§ Teknolojiyi sorumlu bir şekilde geliştirin ve teknoloji üzerindeki etkileri değerlendirebilme (yaratıcılık eğitim ve yeterlilikle buluşuyor).

DIJITAL DÖNÜŞÜM, BIR ÖZNENIN EĞITIM IÇERIĞI HALINE GELMELIDIR

Dijital eğitim alanı isteğe bağlı olarak medya didaktiklerine, medya eğitimine, medya eğitimine veya bilgisayar bilimi alanına atanır. Belli ki, teknolojiye atama gerçekleşmiyor. Teknoloji konularından (örn. Çalışmalar, konu öğretiminin teknik perspektifi, teknoloji, çalışma – ekonomi – teknoloji, doğa ve teknoloji, çalışma teorisi) bahsedilmez veya eğitim politikası pozisyonlarında ve eğitim belgelerinde bahsedilir. KMK tarafından tanımlanan dijital eğitim yeterlilikleri, genel eğitim okulundaki tüm derslerin kesitsel bir görevi olarak sağlanmalıdır. Dijital öğretme-öğrenme ortamının artan kullanımı kesinlikle beklenir ve teknoloji sosyalleşmesinin bir parçası olacaktır, ancak bunun yukarıda özetlenen anlamda eğitim ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağı şüphelidir. varlıklar Dijital dönüşümün koşulları ve sonuçları sadece dijital teknolojilerin kullanımı ile ortaya çıkmaz. Alanında tekrar tekrar gündeme getirilen programlamaya odaklanan temel BT eğitimi yetersiz kalmaktadır. Medya okuryazarlığı da teknik medyayı kullanarak kişiler arası iletişim becerisi olarak anlarsanız çok dardır. Dijital dönüşümün sosyo-teknik bütünlüğündeki karmaşıklığı, eylem ve yansıma için kendi didaktik alanlarına ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle dijital dönüşüm, eğitimin açık içeriği haline gelmelidir ve bir çapa konusu gerektirir. Alanında tekrar tekrar gündeme getirilen programlamaya odaklanan temel BT eğitimi yetersiz kalmaktadır. Medya okuryazarlığı da teknik medyayı kullanarak kişiler arası iletişim becerisi olarak anlarsanız çok dardır. Dijital dönüşümün sosyo-teknik bütünlüğündeki karmaşıklığı, eylem ve yansıma için kendi didaktik alanlarına ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle dijital dönüşüm, eğitimin açık içeriği haline gelmelidir ve bir çapa konusu gerektirir. Alanında tekrar tekrar gündeme getirilen programlamaya odaklanan temel BT eğitimi yetersiz kalmaktadır. Medya okuryazarlığı da teknik medyayı kullanarak kişiler arası iletişim becerisi olarak anlarsanız çok dardır. Dijital dönüşümün sosyo-teknik bütünlüğündeki karmaşıklığı, eylem ve yansıma için kendi didaktik alanlarına ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle dijital dönüşüm, eğitimin açık içeriği haline gelmelidir ve bir çapa konusu gerektirir.

TEKNOLOJI EĞITIMI DIJITAL DÖNÜŞÜMÜ IÇERMELIDIR

Dijital dönüşüm esasen teknik bir konudur, çünkü bilgisayar ve ağ teknolojisine dayanmaktadır. Temel madde, enerji ve bilgi kategorileri ile teknoloji didaktikleri, bilgi teknolojisi konularını genişletmek için önceden belirlenmiştir. Bu, hareketlilik, enerji, sağlık ve beslenme gibi küresel konuları dijitalite ile ilişkilendirmek ve temel sosyo-teknik eğitime önemli bir katkıda bulunabilmek için gerekli genişlik olacaktır. Örneğin, Nesnelerin İnterneti’ni somut hale getirebilir, teknik olarak gerçek ve sanal dünyalar arasındaki bağlantıyı gösterebilir veya veri koruma ile ilgili güvenlikle ilgili soruları netleştirebilirsiniz. Bu, dijital dönüşümü açık bir şekilde teknoloji eğitiminin içeriği haline getirecek ve artık sadece tüm derslerin öğretim ve öğretim ortamı ve altyapısını değil.

DIJITAL ÖĞRETME-ÖĞRENME ORTAMI TEKNOLOJI EĞITIMINDE YENI GÖREVLER SAĞLAR

Öğrenme ve çalışma ortamları dijital öğretme-öğrenme ortamları nedeniyle değişecektir: dijital ortam temel olarak analog öğretme-öğrenme ortamlarının (örn. Sayısallaştırılmış metinlerin okunması), genişleyen işlevlerin (ör. Bir öğrenme platformundaki forumlar), görevleri temelden değiştirmek (işbirlikçi yazı yazmak) veya tamamen yeni görevler geliştirmek (örn. 3B baskı). Teknik konularda iki zorluk vardır: bir yandan, tıpkı diğer konularda olduğu gibi, öğretmeyi ve öğrenmeyi desteklemesi gereken dijital öğretme-öğrenme ortamının olanakları araştırılmalıdır. Öte yandan, dijital araçların teknolojiye özgü öğretim yöntemleri / yöntemleri ve görevleri üzerindeki etkileri incelenmelidir. Bu, yeni bir didaktik araştırma alanı açar: Tasarım ve üretim görevleri nasıl değişir? Deney, dijital teknolojilerin kullanımıyla nasıl değişiyor? Proje, kurs, teknik analiz ve teknik keşif nasıl değişiyor? Dijital öğretme ve öğrenme medyası ile hangi vaka çalışmaları ve iş oyunları mümkündür?

ÖĞRETIM VE ÖĞRENMEDE DIJITAL DÖNÜŞÜM ÇERÇEVE KOŞULLARINI DEĞIŞTIRIR

Ağ genişletme, bilgisayarlar, son cihazlar ve uygulama programları ile ilgili temel teknik donanıma ek olarak, öğretme ve öğrenmedeki dijital dönüşüm, profesyonel ve kullanıcı dostu öğrenme platformları, veri güvenliği ve veri koruması gerektirir. Ağlara, donanıma ve yazılıma takip yatırımları sağlanmalıdır. Her şeyden önce, eğitim kurumlarında sürdürülebilir hizmet ve destek yapıları gerekmektedir. Dijital altyapının sorumluluğu öğretmenlere değil BT uzmanlarına aittir. Buna ek olarak, öğretmenleri veri güvenliği ve veri koruma da dahil olmak üzere teknik ve medya didaktik zorluklarına hazırlamak için yeterli eğitim ve ileri eğitim gereklidir. Bu, teknik konuların öğretmenlerini özel bir şekilde etkiler, dijital içerik ve dijital öğretme-öğrenme ortamıyla yoğun bir şekilde ilgilenmek zorunda kalacaklar. Yeni şeyler öğrenme, işbirliği içinde ve bir ağda çalışma istekliliği ve yeteneği, tüm öğretmenlerin ve tüm öğrencilerin temel yetkinlikleri haline gelir. Öğretme ve öğrenmenin sayısallaştırılması, sayısallaştırmanın temel sosyo-teknik anlayışına dair çemberi kapatan teknik altyapı ile sınırlı olmamalıdır.

SONUÇ

Dijital dönüşüm okulları değiştirecek. Teknik konular için bu, kendilerini dijital dönüşümün bir öznesi olarak güvenle konumlandırma ve kendilerini yeniden konumlandırma fırsatı anlamına gelir. Eğitimde kör bir nokta olarak teknoloji aydınlatılmalıdır. Aksi takdirde, dijital dönüşüm gibi konular bilgisayar bilimi gibi konular veya dijital bilim gibi yeni konular tarafından ele alınacaktır. Bir şey zaten belli değil: Dijital dönüşüm sosyo-teknik eğitim gerektirir. Ve biz bundan çok uzağız.

Veröffentlicht unter Cagdas bir Gelecek, Genel | Verschlagwortet mit , , , | Kommentare deaktiviert für Dijital Eğitim okul sistemimin kör noktası mı?

Almanya´da Türkçe ve iyi eğitim için

Türkçe, Almanya’da en çok konuşulan ikinci dildir. Bu ülkede üç milyon yurttaşımız yaşamakta, 600 binden fazla çocuğumuz okula gitmektedir. Verilen bunca mücadeleye rağmen çocuklarımızın sadece 90 bini, (% 12’si) anadili dersine katılmaktadır. Anadilini iyi öğrenen çocuklarımız diğer derslerde de başarılı olmakta, toplumda ileri konumlara gelmektedir.

Öğrencilerimizin başarı oranını yükseltmek, lise ve üniversitelere giden öğrenci sayımızı artırmak ve gençlerimizin iyi bir meslek sahibi olmalarını sağlamak için anadilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız. Bunun için Türk toplumunun tüm kurum ve kuruluşları planlı, programlı ve uzun vadeli bir çalışma yürütmek zorundadır. Bu çalışma Avrupa’nın tüm ülkelerinde yapılmalıdır.

TÜRKÇE DERSİ İÇİN TALEPLERİMİZ ŞUNLARDIR:

1- Günümüz dünyasının çokdilli insanlara gereksinimi vardır. Anadili, göçmen çocukların eğitim kurumlarına yanlarında getirdikleri bir zenginliktir. Anadilde eğitim desteği, anaokullarında Almancayla paralel başlamalıdır. Almanya çapında ikidilli ve çokdilli anaokullarının açılması teşvik edilmeli; ortak yaşamı ve eğitimdeki kaliteyi destekleyecek bu tür eğitim merkezlerine siyaset kurumları destek vermelidir.

2- Anadili dersi normal ders programı içinde yer almalı ve haftada 5 saat (en az 3 saat) verilmelidir. Ders kitapları dil ve içerik yönünden yaşanılan ülke gerçeklerine uygun olmalıdır. Verilen not sınıf geçmeyi etkilemeli, başka bir yabancı dil notunun yerini tutmalıdır. Anadili dersine kayıtlar okul başlangıcında bir kez yapılmalı ve okul bitinceye kadar geçerli olmalıdır. Anadili dersi açılabilmesi için ilkokullarda 12, ileriki dönemde 15 öğrenci yeterli sayılmalıdır. Türkçe dersi 6. sınıftan itibaren ikinci veya üçüncü seçmeli yabancı dil dersleri arasında yer almalıdır. Türkçenin önündeki kurumsal engeller acilen kaldırılmalı, Türkçe anadili dersleri Türklerin yoğun olduğu tüm eyaletlerde yaygınlaştırılmalıdır.

3- Anadili dersi organizasyon, içerik ve personel bakımından desteklenmelidir. Öğretmenlerin meslek içi eğitimine önem verilmelidir. Öğretmen kadroları göçmenlerin gereksinimlerine; her ulusun öğrenci oranına göre belirlenmelidir. Öğretmenin uzun süreli hastalığı durumunda vekil öğretmenler görevlendirilmelidir. Öğretmenlerimizin çalışma koşulları düzeltilmeli, yerli ve göçmen öğretmen maaşları arasındaki eşitsizlik giderilmelidir.

4-Anadili dersleri, vergilerimizi ödediğimiz Alman Devleti’nin yetki ve sorumluluk alanı içinde olmalı, maliyeti Alman Devleti tarafından karşılanmalıdır. Türkçe öğretmeni gereksinimi Duisburg-Essen Üniversitesi’ndeki Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden karşılanmalı; burada ilkokullar (Primarstufe) için de Türkistik Bölümü açılmalıdır. Bunun yanısıra Almanya çapında üç değişik üniversitede Türkçe öğretmeni yetiştirecek bölümler açılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluklarının himayesinde verilen Türkçe dersleri geçici statüde olmalı; bu dersler uzun vadeli olarak Eyalet Eğitim Bakanlıkları tarafından verilmeli ve denetlenmelidir. Dış Türkler Başkanlığı, Türkçeye destek verecekse Türkistik / Türkoloji bölümlerinin açılmasına ciddi anlamda maddi katkı sağlamalıdır.

5- Anadili dersine katılmak özendirilmeli, bazı Alman yetkililerinin ve öğretmenlerin anadili dersine katılımı engelleme girişimlerine izin verilmemelidir. Alman okul sistemi içinde çocuklarımıza yapılan haksızlıklara anında ve üst düzeyde tepki gösterilmeli; Almanca ders kitaplarında Türk düşmanlığını körükleyen metinlerin çıkarılması için çaba gösterilmelidir.

6- Ana-baba eğitimi üzerinde önemle durulmalı, bu alanda projeler geliştirilmelidir. Türkçenin önemini ve taleplerimizi içeren bildiriler, afişler, Almanya’daki okul sistemi ve meslek eğitimi hakkında aydınlatıcı broşürler yayımlanmalı; başta TRT olmak üzere tüm basın-yayın organları yurttaşlarımızı, Türkçe ve çocuklarımızın eğitimi konusunda duyarlı hâle getirmeye çalışmalı ve kamu spotları hazırlamalıdır.

7-Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ve devrimlerimizin Almanya’da okutulan ders kitaplarında yer alması için çalışılmalıdır. Ulusal ve dini bayramlarda Türkçenin önemine vurgu yapılmalıdır. Başarılı öğrencilerimiz desteklenmeli ve ödüllendirilmelidir. Konsolosluklarımız anadili dersine katılan öğrencilerin pasaport işlemlerinden ücret almamalıdır.

8- Eğitim alanında çalışmalar yapan öğretmen ve veli dernekleri devletimiz tarafından her yönden desteklenmeli; bu alanda atılacak her adımda bu kuruluşlarla işbirliği yapılmalıdır. Yurtdışında yaşayan Türk toplumunun ulus ve dil bilincinin güçlendirilmesi için sanatsal ve kültürel etkinliklere ağırlık verilmeli; sanatçıların, yazarların ve bilim insanlarının çalışmaları desteklenmelidir.

Bahattin GEMİCİ

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , | Kommentare deaktiviert für Almanya´da Türkçe ve iyi eğitim için

Antik çağda Aydınlanma

Aydınlanma ( Aufklärung, akilci düşünme.) Batı Anadoluda başlıyan ve hala bitmemiş bir süreçtir.

Çağdaş insanın kültürel kökleri, aydınlanma hareketi, M.Ö. 7.yy a, Batı Anadolu´ya, Milet e uzanmaktadır. Doğada olup biteni doğa üstü güçlere ve tanrılara değil, yine doğa içinde açıklama yöntemini ortaya koymuştur. Bu bağlamda doğa ve evren içinde bir neden sonuç ilişkisi kurulmuş, evrenin temel kaynağı ve ilkesi doğa içindeki unsurlarla açıklanmıştır.

Bu açılım, doğa bilimlerinin gelişmesi insanin özgürlesmesi açısında bir dönüm noktasıdır.

Mitos dan (Mitoloji ) Logos (gerçeğin insan sözüyle dile gelmesi) geçişi temsil eden ve bu yöntemi geliştiren ilk filozof olarakta bilinen Miletoslu Thalesdir, Yine Miletli Anaksimandros , Aneximenes ve Leukippos dur.

Thales M.Ö.7. – 6. Yy.
Felsefe ve bilimin kurucusu Thales, genel olarak felsefe ve bilimin kurucularından biri olarak kabul edilir.

Evrenin temel maddesinin su olduğunu söyler. Matematikçidir. Bugün okullarda okutulan teoremi vardır. Güneş tutulmasını hesap eder.

Thales in öğrencisi Anaksimandros M.Ö. 7. – 6. Yy

Evrenin sınırsın olduğunu. Tüm canlıların sudan türediğini, evrimle oluştuğunu tezini ilk söyliyendir. Bilimsel cografyanin kurucusu, dünyanın ilk haritasını çizendir (Akdeniz kuzey afrika ve avrupayı kapsar).

Anaksimandros un öğrencisi Anaksimenes M.Ö. 6. Yüzyıl Evrenin kaynağının hava olduğunu herşeyin havadan maddeye dönüştüğünü ve sürekli bir hareket içinde olduğunu söyler.

Samoslu Phytogoraş Matamatikçidir, teoremleri vardır. Oklit Geometrisinin temellerini atmıştır.

Efesli Heraklıtos Evrende herşeyin bir akış durumunda olduğunu. Evrenin zıtların birliğinden oluştuğunu ve degisim halinde diyalektik bir yapıya sahip olduğunu söyler.

Izmir Urla li Anaksagoros M.Ö. 6. – 5. Yy Evrende herşeyden bir parça bulunduğunu, herşeyi iç içe geçtiğini, Güneşin kızıl ve sıcak bir kaya parçası olduğunu söyler.

Felsefe ve bilim, Atina kirali Perikles in Anaksagoros u M.Ö. 5. – 4. Yy da Atinaya devet etmesiyle Yunanistana geçmiştir.

Bilimin ve felsefenin gelisiminde Sokrates, Platon, Aristoteles ve Epikuros

Sokrates M.Ö 469-399:

İnsan ve Toplum odaklı bir felsefenin kapısını açmıştır. Ahlak nedir, Erdem nedir, Adelet nedir, Bilgi nedir gibi konuları ele almıştır.Güçlü olan haklı olandır sözüne meydan okumuştur.

Platon, M.Ö 427-347
Sokratesin öğrencisidir. Onun düşüncelerini sistamatize edip geliştirmiş.Bilgi, ahlak, erdem, adalet, iyilik, devlet, toplum, siyaset gibi konularda önemli kuramlar geliştirmiştir.

Bir kavramın analizi nasıl yapılır, Argüman nedir nasıl geliştirilir, mantık nasıl yürütülür, çelişki nasıl ortaya çıkar, Bir kavramın anlamı nasıl ortaya çıkarılır.

PLATON, özellikle onun tarafından geliştirilen „fikir teorisi“ ve „ideal devlet“ vizyonları için bilinir. Avrupa’daki ilk felsefe üniversitesi olan “Akademia” ile MS 529 yılına kadar varlığını sürdürdü.

PLATON’un öğretileri, eski felsefeden Hristiyanlığa ve Orta Çağ hakkındaki İslami düşünceye, Rönesans’a ve 20. yüzyıla kadar etkilerini yüzyıllar boyunca ortaya çıkardı.

Pllaton yaşamın amacının iyi bir ruha sahip olmak olduğunu, iyi bir ruha sahip olmak için ahlaklı olmak gerektiğini, ahlaklı olmak için erdemli olmak gerektiğini. Başlıca erdemlerin adalet, cesaret, dostluk ve ölçülülük olduğunu bunu toplumsal bağlamda sağlanması gerektiğini söyler.

Aristotales M.Ö 384-

Aristoteles, modern anlamda ilk araştırmacıdır. Kesin gözlem ve bilimsel metodolojinin uygulanması, özellikle, doğa yasalarını ortaya çıkardı: bu onu Batı tarihindeki en güçlü düşünürlerden biri yapan radikal bir mesajdır.

Aristoteles, neredeyse tüm bilgi disiplinlerinde öne çıkıyor: siyaset bilimi, şiir, tıp, biyoloji, etik, söylem, fizik, kimya ve astronomi. Halen „hipotez“ ve „kanıt“ gibi geçerli terimler icat etti. Ve o, bilime vazgeçilmez hale gelen belirleyici bir disiplinin yazarıdır: mantık.

Yaşamın amacı iyi bir ruha sahip olmaktır ancak bunu bireysel değil toplumsal bağlamda sağlanması gerektiğini ancak bunu sadece akıl yoluyla değil aynı zamanda deneyimin katkısıyla kavranması gerektiğini söyler.

· Cesaret
· Ölcülülük
· Adalet
· Cömert
.-Misafirperver
· Iyi huylu olmak
· Dogruluk
· Akillilik· Pratik zeka
· Anlayisli olmak

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , , | Kommentare deaktiviert für Antik çağda Aydınlanma

Çoklu zeka kavramı nedir?

ÇOKLU ZEKÂ KURAMI NEDİRÇoklu zekâ kuramı: Harvard üniversitesi’nde bilimsel çalışmalar yapan Amerikan psikolog Howard Gardner tarafından öne sürülen bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre insan zekâsı 8 alt kategoriye ayrılmış ve 9. alt kategori üzerine de araştırmalar başlamıştır. Mevcut 8 alt kategori, insanın sahip olduğu zekâsını hangi alanlarda daha etkin kullanabildiğini gösteren –veya sınıflandıran- zekâ türlerinden oluşmaktadır. Gardner çoklu zekâ kuramına göre her insanın özel yetenek alanları ve zekâsını kendine özgü kullanma biçimi vardır.

Çoklu zekâ kuramı, zekânın tek olduğunu ama kendi içinde sınıflara ayrıldığını (zekâ çeşitleri olduğunu) ifade eder. Bununla birlikte her zekâ çeşidinin dinamik olup geliştirilebilir olduğunu belirtir.İnsan zekâsını 8 farklı boyutta inceleyerek 8 farklı sınıfa ayıran Howard GARDNER, bu boyutları aşağıdaki şekilde sınıflandırmıştır.

ÇOKLU ZEKÂ TÜRLERI

1) Uzamsal Zekâ2) Kinestetik Zekâ3) Müziksel Zekâ4) Sözel Zekâ5) İçsel Zekâ6) Sosyal Zekâ7) Matematiksel Zekâ8) Doğasal Zekâ9) Varoluşsal Zekâ (9.su olabileceğine inanılan zekâ türü)

1- UZAMSAL ZEKÂ NEDİR?

Uzamsal zekâ, görsellikle ilgili olan ve aslında görsel-uzamsal olarak adlandırılan bir zekâ türüdür. Buradaki görsellik, hem görmeyle, hem de zihin gözü denilen zihinde canlandırmayla ilgilidir. Zihinsel anlamda ilk gelişim alanlarından biridir çünkü insan doğduğu andan itibaren görmektedir.Görülenleri hafızaya alma, anlatılanları ise zihinde canlandırma, boyutlandırma ve görsel tasarımlar kurgulama uzamsal-görsel zekâ becerileridir. Bazı insanlarda temel düzeyde olan görsel zekâ, sanatsal alanlarda kendini kanıtlamış kişilerde daha belirgin gözlemlenebilmektedir.Çocukların uzamsal-görsel zekâ gelişimini destekleyin

2- KİNESTETİK ZEKÂ NEDİR?

Kinestetik zekâ, beyin-beden koordinasyonuyla ilgili ve aslında bedensel-kinestetik olarak adlandırılan bir zekâ türüdür.Kinestetik zekâsı gelişmiş olan kişiler jest ve mimiklerini adeta ustalıkla kullanırlar. Bu sayede, duygu ve düşüncelerini anlatma konusunda başarılıdırlar. Sadece günlük konuşma değil; sanatsal kompozisyonlar konusunda da iyidirler. Örnek: Kusursuz aktardığı koreografiyle mesaj veren bir dansçı.Kinestetik-bedensel zekâsı ön planda olan kişilerin zihinsel ve bedensel uyumu hemen fark edilir. Düşündüklerini, harekete dökme konusunda iyi oldukları için bedenlerini oldukça sanatsal kullanırlar. Başarılı sporcularda bu örneği görebilmekteyiz.

3- MÜZİKSEL ZEKÂ NEDİR?

Müziksel zekâ, doğadaki seslere ve müziğe karşı duyarlılığın yüksek olmasıyla ilgili ve aslında müziksel-ritmik olarak adlandırılan bir zekâ türüdür.Müziksel zekâsı ön planda olan kişiler bazen hiç eğitim almadan bir enstrümanı çalabilir; notalarını bilmediği müzikleri sadece dinleme yoluyla öğrenip çalabilirler.Müziksel zekâ insanın, sesleri yorumlama, bir araya getirme ve işleme yeteneği ile ilgilidir. İşitsel zekanızı geliştirmek için aşağıdaki gibi sesli oyunlarla egzersiz yapabilirsiniz. (Çocuklar ve yetişkinler)

4- SÖZEL ZEKÂ NEDİR?

Sözel zekâ, dil becerileriyle ilgili olan ve aslında sözel-dilsel olarak adlandırılan bir zekâ türüdür. İnsanın, zihnindeki düşünceleri sözcüklerle ifade edebilme; sözcüklerle anlatılanları da zihninde anlamlandırabilme becerileriyle ilgilidir.Sözel zekâsı iyi olan kişilerin olayları kompoze etme, hitap ve sözlü-yazılı sunum konusundaki yetenekleri belirgindir. Okullarda sözel zekâya hitap eden ve sözel zekâyı geliştirme etkisi olan derslere oldukça fazla odaklanılmıştır.Yazarlar, hatipler, şairler, siyasetçiler, dil bilimciler ve benzer mesleklerde başarılı olmuş kişilerin sözel zekâsı ön plandadır.Çocukların sözel-dilsel zekâ gelişimini destekleyen ve yetişkinleri zinde tutan MentalUP Çoklu Zeka Egzersizleri’ni deneyin.

5- İÇSEL ZEKÂ NEDİR?

İçsel zekâ, kişinin kendini iyi tanıma ve bunu faydaya dönüştürme becerisiyle ilgilidir. Bu zekâ türünü önemli kılan, beceri-hedef uyumudur. Yani, içsel zekâsı gelişmiş kişiler, neler yapabilecekleri konusunda neredeyse kusursuz bir öngörüye sahiptirler. Dolayısıyla, başladıkları işte başarılı sonuçlar elde etme olasılıkları yüksektir.Kendi davranışlarını, sosyal etkileyiciler ile birleştirip yorumlama konusunda yetenekli kişiler içsel zekâsı gelişmiş kişilerdir.Görüldüğü üzere çoklu zeka kuramı, zihinsel becerileri göz önüne alarak insan zekasını çok iyi bir şekilde çeşitlendiriyor. Zekâ türlerine sosyal zeka ile devam edelim:

6- SOSYAL ZEKÂ NEDİR?

Sosyal zekâ, bireysel veya toplumsal davranışları iyi analiz etme, iyi iletişim kurma becerileriyle ilgilidir. Sosyal zekâsı gelişmiş olan kişiler, karşısındaki insanın duygularını anlama ve hatta yönetme konusunda başarılıdırlar.Topluluklara hitap eden siyasetçi, eğitmen ve benzeri meslek gruplarında başarılı olan kişiler sosyal zekâsıyla ön plana çıkmaktadır.Sosyal zekânın gelişmiş olması kişiye geniş bir çevre, sevilen kişi olma, kabul edilme gibi avantajlar sağlar.

7- MATEMATİKSEL ZEKÂ NEDİR?

Matematiksel zekâ, sayı ve sembolleri etkin kullanma, soyut kavramlar türetme ve mantık yürütebilme becerileriyle ilgilidir. Mantıksal-Matematiksel zekâ olarak da adlandırılır.Matematiksel zekâsı ön planda olan kişiler analitik düşünebilme konusunda iyidirler. Parçaları bir araya getirip sonuç çıkarma, tümden gelim veya tüme varım konusunda başarılıdırlar.Muhakeme yeteneği, matematiksel zekânın bir parçasıdır. Matematiksel zekâ kişinin neden-sonuç ilişkisi kurabilmesini ve sağlam sorgularla, sağlıklı sonuçlar elde etmesini sağlar. Okullarda matematiksel zekâya hitap eden dersler, tıpkı sözel zekâ dersleri gibi ağırlıklıdır.Sayısal alanda, sayısal mesleklerde kendilerini kanıtlamış kişilerin matematiksel zekâsı ön plandadır.

8- DOĞASAL ZEKÂ NEDİR?

Doğasal zekâ, doğayı büsbütün yorumlama becerisiyle ilgilidir. Doğa zekâsı olarak da isimlendirilir.
Doğasal zekâsı yüksek kişiler, doğayı ve doğadaki canlıları inceleyip çıkarımlar elde etme konusunda başarılıdırlar.

Hayvan ve doğa belgesi izleme konusunda istekli kişilerin doğasal zekâsının diğer insanlardan daha belirgin olması tesadüf değildir. Arkeoloji, dağcılık, izcilik, belgesel çekimi, botanik, jeoloji alanlarında aktiftirler.

9- VAROLUŞSAL ZEKÂ NEDİR?

Varoluşsal zekâ, birçok kez mantık yürütmenin zor olduğu ve duyulup hissedilemeyen konularda etkin yorum yapabilme becerisiyle ilgilidir.

Varoluşsal zekâsını iyi kullanan kişiler, inanması güç olup öte yandan ihtiyaç derecesinde olan kavramların anlamlandırılması ve insan zekâsına uygun bir şekilde sunulması konusunda yeteneklidirler.
Fizikçiler, kuantumcular, matematikçiler ve benzeri gibi en uç noktaları irdeleyen kişilerin varoluşsal zekâsı ön plandadır.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , , , , , , , | Kommentare deaktiviert für Çoklu zeka kavramı nedir?

Türkçenin Matematigi

*TÜRKÇE HAKKINDA ŞIMDIYE KADAR OKUDUĞUM EN DERIN, EN KUVVETLI YAZI. UZUN DIYE SAKIN OKUMAMAZLIK ETMEYELIM DERIM:*

Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı.Türkçe’yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal’in romanları 3.500 kelimeyi geçmez” görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe’nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce’ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe’nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir ! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.

Başka bir dilden Türkçe’ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları builup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe’de anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe’nin, referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.

İngilizce-Türkçe sözlükte “sick”, “ill” ve “patient”ın karşısında hep “hasta” yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe’de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: “doktor falanca beyin hastası olmak”, “böbrek hastası olmak”, “internet hastası olmak”, “filanca şarkının hastası olmak” arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:

3+5=

12+5=

38+5=

yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı “+5″ yazdığı halde!

Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe’de de hepsinde aynı “hastası olmak” ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe’nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0′dan 9′a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir.

Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

Türkçe’deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe’ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği öğrenildiğinde, sadece “x=6″, “y=23″ olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce’de “go”, “went” olurken “do”, “did” olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: “foot”, “feet” olurken “boot”, “beet” değil “boots” olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

Türkçe’de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir. Türkçe’de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği “alma” olması gereken meyve isminin “elma” biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1′leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.

Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:

ev……..ler…….evler

1.0…….0.1……1.1

Türkçe’deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1′dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe’de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece “ler” dediğinde, alacağı tepki: “anladık ler de, neler?” türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade

kırmızı

0.1.0

kıp kırmızı

1.1.0

kırmızı msı

0.1.1

kıp kırmızı msı

1.1.1

Türkçe’deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. “Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp Kırmızı Tramvaymsı; [1.1.1]) bir renk aldı” dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:

011 = ben

010 = sen

000 = o

111 = biz

110 = siz

100 = onlar

00 = geniş zaman

11 = şimdiki zaman

10 = gelecek zaman

01 = geçmiş zaman

kök kişi matematik ifade

yeterlilik……………..Oku (y)abil dim……………..= 1.1.0.01.0.0.011

olumsuz……………..Oku (y)a ma z mış sın………= 1.1.100.0.1.010

zaman……………… Gel me (y)ecek ti…………….= 1.0.1.10.1.0.000

zaman……………….Git me di k…………………… = 1.0.1.01.0.0.111

hikaye……………….Şaşır abil ecek ti niz ………..= 1.1.0.10.1.0.110

rivayet……………….Bil (i)yor lar…………………. = 1.0.0.11.0.0.100

kişi

tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman “di’li geçmiş” ve “miş’li geçmiş” olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb…) Sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

“dün Ahmet camı kırdı” cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle

matematik değer

0001

matematik değer

0011

matematik değer

0111

matematik değer

1111

1 dün Ahmet camı kırdı.

2 dün camı Ahmet kırdı.

3 Ahmet dün camı kırdı.

4 Ahmet camı dün kırdı.

5 camı dün Ahmet kırdı.

6 camı Ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:

1. Cümle: dün Ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.

2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil Ahmet kırdı (suçlu Ahmet!).

3. Cümle: Ahmet’in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).

4. Cümle: Ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor olabilirdi).

5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise Ahmet.

6. Cümle: camı Ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep ‘i’ haliyle “camı” olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di’li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001′den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip – passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe’nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe’nin bu özelliğini “insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?” türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. “Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor” diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe’nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon! ” süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon” süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food’ları (lahmacun, döner, vb.) oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe’nin yanısıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle “sezdikleri gibi algılamaya” yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar “herkesçe bir örnek” algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

AFYONKARAHİSARLILAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

Çoğunu kullanmadığımız ” saklı bir güç” Türkçe. Kullanıldıkça ortaya çıkan bir define âdeta. Dilimiz, “saklı güç” ünü, “kinetik bir erke”ye dönüştürecek kalemler arıyor. Tarihî derinliğine karşılık “kullanım yoğunluğu”nun sığlığı bir çelişkidir.

Türkçenin gücü, onun doğurgan özelliğidir. Geçenlerde henüz yedi aydır türkçe öğrenmekte olan Tanzanyalı bir öğrencim kara tahtanın başına geldi ve beni şaşırtan şu kelimeyi yazdı:

AFYONKARAHİSARLILAŞTIRAMADIKLARIMIZDANMISINIZ ?

Bu ibare tek kelimeden ibaret bir cümledir. Bir yabancı için çok çok şaşırtıcı bir faklılıktır bu. Ben ” İngilizcede böyle bir ifade için birkaç cümle gerekir” deyince Tanzanyalı İsa, “Ne birkaç cümle Hocam birkaç paragraf gerekir” deyiverdi.

İşte cümlenin anlam oluşturucuları, böyle iç içe geçmiş bir “dil evreni” dir. Yukarıdaki bir kelimelik Türkçe cümlenin anlam çözümlemesini basit olarak şöyle yapabiliriz:

1. Bu cümlede Türkiye’nin şehirlerinden biri olan Afyonkarahisar var. Yani cümlenin anlam tabanı birleşik kelime hâlinde biçimlenen bir şehirdir.

2. Birilerini, bu şehirden olmadıkları hâlde bu şehirden birileri hâline getirmek isteyen ama bunu birçok kişide denediği halde başaramayan bir(ler)i var.

3. Afyonkarahisarlı : Nüfus kaydı bu şehre ait insan.

4. Afyonkarahisar+lı+laş-mak: Nüfus kaydı ve yaşadığı yer bu şehir olmadığı hâlde bu şehirden biri hâline gelmek.

5. Afyonkarahisarlılaş+tır+mak : Bunun, birinin kendi kendine dileği değil de başkası tarafından (muhtemelen zorlayarak ya da ikna yoluyla) yapılması.

6. Afyonkarahisarlılaştır-ama-mak : Birini Afyonkarahisarlılaştımak niyetinde olan birinin, buna gücünün yetmemesi (yetersizlik kavramı).

7. Afyonkarahisarlılaştırama+dıklarımız : Böylr bir niyetin başkaları üzerinde denenmesi.

8. Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımız+dan: Bunların içinden birini seçerek yargının soruya hazırlanması.

9. Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımızdan mısınız? bütün bu süreçlerin, birinin şahsında soru hâline getirilip duyurulması.

Türkçe’nin bu doğurganlık özelliğini onun atomik gücü olarak da görebiliriz. Türkçede kelime sayısının, az olduğunu söyletip bundan dilimiz aleyhine sonuç çıkarmak isteyenlerin anlamadıkları şey işte bu “atomik” ve ” saklı:potansiyel” güçtür.

Yrd. DoÇ. Dr. Hüseyin ÖZBAY

Görüntünün olası içeriği: şunu diyen bir yazı ‚Birçok yabancı dil bilirim. Bu diller arasında Türkçe öyle farklı bir dildir ki, yüz yüksek matematik profesörü bir araya gelerek, Türkçe’yi yaratmışlar sanki. Bir kökten bir düzine sözcük üretiliyor. Ses uyumuna göre anlam değişiyor. Türkçe öyle bir dildir ki, başlı başına bir duygu, düşünce, mantık ve felsefe dilidir.“

Prof. David Cuthell‘

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , | Kommentare deaktiviert für Türkçenin Matematigi

Maslow´un ihtiyaçlar piramidi

Amerikalı araştırmacı Abraham H. Maslow, 1954 yılında yaptığı klinik gözlemlerine dayanarak insan ihtiyaçlarının piramit şeklinde bir hiyerarşiye tabi olduklarını bulmuştur.

A. Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi

Amerikalı araştırmacı Abraham H. Maslow, 1954 yılında yaptığı klinik gözlemlerine dayanarak insan ihtiyaçlarının piramit şeklinde bir hiyerarşiye tabi olduklarını bulmuştur. (Maslow, 1970). Maslow’un bu sınıflandırmada temel aldığı iki varsayım vardır.

1- İnsan davranışlarının temelinde ihtiyaçlar vardır.

2- Ve bazı ihtiyaçlar diğerlerinden daha önemlidir.

Maslow’a göre insan davranışların temeli olan ihtiyaçlar beş basamakta ele alınabilir ve sırasıyla;

a-) Fizyolojik İhtiyaçlar:

Bu ihtiyaçlar insanın doğası gereği ihtiyaç duyduğu biyolojik ihtiyaçlardır. Örneğin; açlık, susuzluk, cinsellik vb… Bunlar insanın temel ihtiyacıdır. Ve bu ihtiyaçları karşılamadan diğer ihtiyaçlar boş gelir. Örneğin açlık durumu olan bir insan için sanat, çevre, adalet mefhumu önemsizdir.

b-) Güvenlik ihtiyaçları:

Bu basamakta bireyin kendini güvende hissetme arzusu yatmaktadır. İnsan tabiatı gereği kendini şiddetten uzak, huzurlu bir ortam ister. Örneğin; ailesiyle güvende yaşayabileceği bir yer ihtiyacı duyar. Güvenlik ihtiyacı her şekilde olabilir. Birey, yaşamını sürdürebileceği, geçimini sağlayabileceği güvenceli sigortalı bir iş araması , kendine güvenli bir barınak yapması, güvenli bir sosyal ve siyasal çevre oluşturması hep bu çerçevede değerlendirilir.

c-) Ait Olma Ve Sevgi İhtiyacı:

Maslow, burada insanın sosyal bir varlık olduğunun üzerinde durmaktadır. İnsan sevmek ve sevilmek ister. Bunun için bireyler kendini ait olacağı, sevilip, seveceği ortamları bulma arayışına giderler. Bunun en tipik örneği ailedir.Aile ortamında sevgi görmeyen biri gelecek yaşamında bir takım zorluklar çekmesi kuvvetle muhtemeldir. Sevildiğimiz arkadaş ortamında bulunmak ve aileye ait olma isteği insan tabiatının bir tezahürüdür.

d-)Takdir ve Saygı İhtiyaçları:

Maslow bu basamakta bireyin takdir, değer, başarı, ve saygı ihtiyacından bahsetmiştir. Takdir ve saygı ihtiyacı iki yönlüdür. Birincisi, birey bir hizmet, başarı, gösterdiğinde takdir edilmek ister. “İltifat marifete tabidir“ atasözünde olduğu gibi kişi bir iş yaptığında takdir edilip saygı duyulmak ister. Bu ihtiyacının ikinci yönü ise; bireyin kendine saygı göstermesidir. Yani kendi kendini takdir edip, tatmin olmasıdır. Şayet bu ihtiyaç karşılanmadığı zamanlarda kişide aşağılık kompleksi oluşma durumu meydana gelebilir.

e-) Kendini Gerçekleştirme:

Birey yukarıdaki ihtiyaçlarını giderse bile hala tatmin olmuyorsa içinde bir boşluk hissedecek ve bu boşluğu doldurmak isteyecektir. İşte bu noktada kendini tamamlama, kendini gerçekleştirme olacaktır. Bu en üst basamağa herkes ulaşmayabilir. Genellikle bilge kişiler (Atatürk, Fatih Sultan Mehmet, Einstein vb…) Fakat illa bilge kişiler olacak diye bir kaide de yoktur. Hayatı anlamlı gören, bir hayat felsefesine sahip olan kişilerde bu basamağa ulaşabilir. Burada önemli husus; amacımız ideal olana yani piramitte en tepeye ulaşmak, aracımız ise alt basamaktaki ihtiyaçlardır. En tepeye ulaşmak için alttaki basamakları araç olarak kullanılmalıdır. Ancak ideal olana bu şekilde ulaşılır

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , , , | Kommentare deaktiviert für Maslow´un ihtiyaçlar piramidi

Avrupa ülkelerinde İnsan hakkı olarak cinsellikte yasal eşitlik

Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, 21. Madde üzerinden (ayrımcılık yasağı) cinsel yönelim temelli ayrımcılığı yasaklamaktadır.

Özellikle cinsiyet, ırk, renk, etnik ya da sosyal köken, genetik özellikler, dil, din ya da dünya görüşü, siyasi ya da diğer görüşler, bir azınlığa aidiyet, mülkiyet, doğum engellilik, yaşlılık veya cinsel yönelim konusunda ayrımcılık yasaktır.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Verschlagwortet mit , , , | Kommentare deaktiviert für Avrupa ülkelerinde İnsan hakkı olarak cinsellikte yasal eşitlik

Barışın insan hakkı olması için girişim

Barış hakkı, son yıllarda İnsan Hakları Konseyi gibi BM organlarını defalarca işgal eden bir konudur. Sonuç olarak, Konsey, barış hakkı ile ilgili bir karar taslağı hazırlamak için Danışma Komitesini görevlendirmiştir. İlgili karar Haziran 2012’de İnsan Hakları Konseyi tarafından onaylandı ve aynı zamanda BM deklarasyonunun hazırlanması için bir çalışma grubu hazırlandı. Bu arada, Barış Hakkı hakkındaki Santiago Bildirisi, barış hakkından kaynaklanan hak ve yükümlülüklerin ilk açık tanımlarını sağlar.

İspanyol insan hakları örgütü İspanyol Uluslararası İnsan Hakları Hukuku Derneği (AEDIDH) ve diğer sivil toplum örgütleri 9 ve 10 Aralık 2010 tarihlerinde Santiago de Compostela’da uluslararası bir kongre düzenledi. Bu kongre, İnsan Hakları Hakkındaki Santiago Bildirgesi’nin oybirliğiyle kabul edilmesiyle sona erdi. Buna, diğerlerinin yanı sıra, barış ve insan hakları alanlarında eğitim hakkının yanı sıra, güvenli ve sağlıklı bir çevreye, silahsızlanmaya, kalkınmaya ve daha fazlasına yönelik haklar da dahildir. Özellikle bu hakların yerine getirilmesi görevi devletlerle yatmaktadır. Santiago Bildirgesi şimdi İnsan Hakları Konseyi’ne sunulacak. Üye devletler resmi bir versiyon hazırlamaya davet edilir. Santiago Kongresine katılan organizasyonlar

Resmi İsviçre barış hakkını desteklemiyor

Barışa İnsan Hakları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1984 yılında 39/11 sayılı Kararın kabul edilmesi ve Halkların Barış Hakkı Bildirgesi’nin kabul edilmesiyle tanınmıştır. Açıklama, Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği’nin yoğun nükleer silahlanmasının etkisi altında yapıldı. Başka şeylerin yanı sıra, devletlerin „tüm halkların umudunu gerçekleştirmek, insanlığın yaşamından ve her şeyden önce dünya çapında bir nükleer felaketi önlemek için savaşı kovmak“ dan bahsetmektedir. 2. fıkra ayrıca “halkların barış hakkının korunması ve gerçekleştirilmesinin teşvik edilmesi her devlet için temel bir yükümlülüktür” demektedir.

2006 yılından bu yana AEDIDH sayısız seminerlere uzmanlar komitesine de ve barış bir insan hakkının daha kesin tanımı için kendi beyanlarına (Luarca, Bilbao, Barcelona) ile, BM İnsan Hakları Konseyi’ne gözlemleri ile serpiştirilmiş. Birçok uluslararası deklarasyon ve anlaşma barışa ulaşır veya elde edilmesi gereken bir hedef olarak barışı tesis eder. Güvenlik hakkı, barış hakkının bir başka yönü, tüm büyük uluslararası sözleşmelerin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan Hakları Komitesi, yaşama hakkının bir unsuru olarak barış hakkını tanımıştır.

İsviçre, İnsan Hakları Konseyi’ne üyeliği sırasında barışa yönelik bir hak olma fikrine karşı çıktı. Bu nedenle, sivil toplum örgütü APRED, İsviçre’nin konumunu değiştirmek amacıyla insan hakları için bir İsviçre koalisyonunun kurulmasını önermektedir.

BM İnsan Hakları Konseyi Danışma Komitesi’nde barış hakkı

İnsan haklarının ilerlemesi için bir tür düşünce kuruluşu olan BM İnsan Hakları Konseyi Danışma Kurulu, 7. ve 8. oturumlarında barış hakkını ele aldı. Ağustos 2011’de gerçekleşen 7. oturum vesilesiyle, bir taslak grubu ilk taslağını komite için ilgili bir beyanname için sundu. Komite ve sivil toplumdan gelen geri bildirimler nedeniyle gözden geçirilmiş ve gözden geçirilmiş ikinci versiyonunda Şubat 2012’de yeniden görüşülmüştür. Bu tartışmada sivil toplumun katılımı da dikkate değerdi. Komite, 24 Şubat 2012 tarihinde kabul edilen İlerleme Raporunda, İnsan Hakları Konseyi’nin „Barış Hakkı Bildirgesi“ nde „Barış İçin Halkların Hakları Hakkındaki Deklarasyon“ un yazılması görevini yeniden adlandırmak. Bu terim, yazar devletinin hem bireysel hem de toplu barış boyutunu içerir. Danışma Komitesi, komisyondaki yeni bir tartışmanın ardından taslağı yeniden düzenledi ve BM İnsan Hakları Konseyi’nin 20. toplantısında tartışmaya sunuldu. Konsey, 29 Haziran 2012 tarihinde, 34 olumsuz lehte, 1 olumsuz ve 12 çekimser olmak üzere, barış hakkına ilişkin bir deklarasyon hazırlayan kararı kabul etmiştir. İsviçre kaçtı; tek muhalif oy ABD’den geldi. Bir çalışma grubu şimdi deklarasyon taslağının hazırlanmasına başlayacaktır.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Barışın insan hakkı olması için girişim

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu; İnsanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararası önlemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya 203 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 3 -Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Madde 4- Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.

Madde 5- Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.

Madde 6- Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.

Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

Madde 8- Herkesin anayasa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır. Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 10- Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.

Madde 11
1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.
2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12- Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.

Madde 13
1. Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.
2. Herkes , kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.

Madde 14
1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.
2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ülkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.

Madde 15
1. Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.
2. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.

Madde 16
1. Yetişkin her erkeğin ve kadının, ırk, yurttaşlık veya din bakımlarından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır.
2. Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır.
3. Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur.

Madde 17
1. Herkesin tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.
2. Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.

Madde 18- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.

Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu 205 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.

Madde 20
1. Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır.
2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.

Madde 21
1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.
3. Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir. Bu irade, gizli veya serbestliği sağlayacak benzeri bir yöntemle genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak ve belirli aralıklarla tekrarlanacak dürüst seçimlerle belirlenir.

Madde 22- Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenmesine ve kaynaklarına göre, herkes onur ve kişiliğinin serbestçe gelişim için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.

Madde 23
1. Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.
2. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır. 3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır. 4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır. Madde

24- Herkesin dinlenmeye, eğlenmeye, özellikle çalışma süresinin makul ölçüde sınırlandırılmasına ve belirli dönemlerde ücretli izne çıkmaya hakkı vardır.

Madde 25
1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.
2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.

Madde 26
1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.

Madde 27
1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.
2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.

Madde 28- Herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.

Madde 29
1. Herkesin, kişiliğinin serbestçe ve tam gelişmesine olanak veren topluma karşı ödevleri vardır.
2. Herkes haklarını kullanırken ve özgürlüklerinden yararlanırken, başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refahın gereklerinin karşılanması amacıyla yalnız yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olur.
3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

Madde 30- Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.


Not: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A(III) sayılı Kararıyla ilan edilmiştir. 6 Nisan 1949 tarih ve 9119 Sayılı Bakanlar Kurulu ile „İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Resmi Gazete ile yayınlanması yayımdan sonra okullarda ve diğer eğitim müesseselerinde okutulması ve yorumlanması ve bu Bildirge hakkında radyo ve gazetelerde münasip neşriyatta bulunulması“ kararlaştırılmıştır. Bakanlar Kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Kaynak (TBMM İnsan Hakları Komisyonu)

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für İnsan Hakları Evrensel Bildirisi

Atatürk’ün Uygarlık Hakkındaki Sözleri

• Memleketler çeşitlidir, fakat medeniyet birdir, ve bir milletin gelişmesi için bu tek medeniyete katılması lazımdır.

29.10.1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya Demeç.

• Uygarlık yolunda yürümek başarılı olmak yaşamın şartıdır. Bu yol üzerinde bekleyenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak bilgisizlik ve gafletinde bulunanlar, genel uygarlığın coşkun seli altında boğulmaya mahkumdurlar.
30.081924, Dumlupınar.

• Efendiler, uygarlık yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal yaşamda, ekonomik yaşamda bilim ve fen alanında başarılı olmak için tek olgunlaşma ve ilerleme yolu budur.
30.081924, Dumlupınar.

• Türk ulusunun yaradılış yeteneği ve kesin kararı uygarlık yolunda durmadan ilerlemektir.

(1924)

• Düşüncemiz, düşünce yolumuz uygar olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz.

Uygar olacağız. Bununla gururlanacağız. Bütün Türk ve İslâm âlemine bakınız. Zihinleri

medeniyetin emrettiği şümul ve yükselmeye uyamadıklarından ne büyük yıkımlar, ne acılar

içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve sonuç olarak son yıkım çamuruna

batışımız bundandır.
24.08.1925, Kastamonu.

• Uygarlık, öyle bir kuvvetli ateştir ki ona ilgisiz olanları yakar ve yok eder.
1925, Kastamonu

• Ulusumuzu en kısa yoldan uygarlığın nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve varlık içinde

kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz.
26.08.1925, İnebolu.

• Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı uygardır. Tarihte uygardır, gerçekte uygardır.

Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti

halkı, düşüncesiyle, zihniyetiyle uygar olduğunu ispat ve göstermek mecburiyetindedir.

Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu

göstermek zorundadır. Sonuç olarak uygarım diyen, Türkiye’nin gerçekten uygar olan halkı

başından aşağıya dış görünüşüyle dahi uygar ve gelişmiş insanlar olduğunu göstermeye

zorundadır.
28.08.1925, İnebolu’da Bir Konuşma.

• Medenî olmayan insanlar, medenî olanların ayakları altında kalırlar.
(1925, Akhisar) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 234)

• Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında kalmaya maruzdurlar.

10.10.1925, Akhisar.

• Düşüncemiz, düşünce yolumuz uygar olacaktır.
24.08.1925, Kastamonu

• Arkadaşlar, efendiler ve ey ulus! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler,

tarikatçılar, sapıklar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır.

• Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün mana ve şekliyle uygar bir toplum haline getirmektir. Devrimlerimizin ana ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur. Şimdiye kadar milletin, beyinlerini paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur.

• Dünyada her ulusun varlığı, kıymeti, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı uygar eserlerle orantılıdır. Uygar eser meydana getirmek yeteneğinden yoksun olan uluslar, özgürlük ve bağımsızlıklarından soyutlanmaya mecburdurlar.
Dumlupınar, 30.08.1924.

• Milletimizin hedefi, milletimizin ideali bütün dünyada tam anlamı ile medeni bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle uyumludur. Medeni eser meydana getirmek yeteneğinden yoksun olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarını kaybetmeye mahkumdurlar. İnsanlık tarihi baştan başa bu dediğimi doğrulamaktadır. Medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak, hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde duraksayanlar veya bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak cahilliğinde ve gafletinde bulunanlar, medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkumdurlar.

Medeniyet yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen

sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayata egemen olan

kuralların zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenilenmesi zorunludur. Medeniyetin buluşlarının,

tekniğin harikalarının, dünyayı değişiklikten değişikliğe uğrattığı bir çağda, asırlık köhne

zihniyetlerle, geçmişe bağlılıkla varlığın korunması mümkün değildir.

• Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir ve bir ulusun ilerlemesi için de bu tek uygarlığa katılması

gerekir. (AKDTYK., Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara, 1997, Cilt III, s.91)

• Dünyada her topluluğun varlığı ve değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve

yapacağı uygar yapıtlarla orantılıdır. (1924, Dumlupınar) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,

Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 187)

• Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar özelliği, büyük uygarlık yeteneği,

bundan sonraki gelişimi ile geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

(1933, Ankara) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara,

1997, s. 319)

• İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere gereksinim vardır: Bir ulus ki resim yapmaz, bir ulus ki

heykel yapmaz, bir ulus ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o ulusun ilerleme

yolunda yeri yoktur. Oysaki bizim ulusumuz, gerçek nitelikleriyle uygar ve ileri olmaya layıktır ve

olacaktır. (1923, Bursa) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II,

Ankara, 1997, s. 71)

• Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve

en gerçek yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin emir ve isteğini yapmak, insan olmak için yeter.

(1925, Kastomunu) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 225)

• Türklerin asırlardan beri izlediği hareket, devamlı bir yönü korudu. Biz daima doğudan batıya

doğru yürüdük. Eğer bu son yıllarda yolumuzu değiştirdikse, kabul etmelisiniz ki, bu bizim

yanlışımız değildir. Bizi siz zorladınız. Bu değişiklik gelip geçici ve istemeksizin oldu. Takdir

etmelisiniz ki, doğuda yerleşim seçimine zorlandığımız için, ırkımızın beşiği ile ilgili olması

nedeniyle, olabildiğince yakın batıda bir yerleşim seçtik. Ama bedenimiz doğuda ise,

düşüncelerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır. (29.10.1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya

Demeç.)

• Ülkemizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de çağdaş, dolayısıyla batılı bir

iktidar oluşturmaktır. Uygarlığa girmeyi arzulayıp da, batıya yönelmemiş ulus hangisidir?

(29.10.1923, Fransız Muhabiri Pernot’ya Demeç.)

• Ülke mutlaka modern, uygar ve yepyeni olacaktır. Bizim için bu, yaşam davasıdır.1923

Derleyen Ömer Faruk Hüsmüllü

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Atatürk’ün Uygarlık Hakkındaki Sözleri

Hukukun Üstünlüğü

Anayasal bir devlet, anayasal yetkileri yasal olarak bağlı olan ve eylemleri özellikle bireyin özgürlüğünü sağlamak amacıyla kanunla sınırlanan bir devlettir.

Hukukun üstünlüğü, siyasi bir topluluk için en önemli taleplerden biridir ve diğer yapılarla (örn. Yetki ikamesi ilkesi) birlikte demokrasinin geliştirilmesine hizmet eder.

Modern anayasal devletin kökleri Aydınlanma felsefesidir, bu nedenle anayasal fikirlerin bir ilk adimi 18. yüzyılda Fransız Devrimi ile ortaya çıkmıştır.

Hukukun üstünlüğü esas olarak 4 ilke içerir:

· temel haklar

· güçler ayrılığı

· Hükümetin eyleminin öngörülebilirliği

· güvenlik mekanizmaları

Temel haklar:
Bireyin temel ve özgürlüğü ya da insan hakları vardır; bu hibe verilmemesi veya ihlali, bireyin iddialarını uygulamak için arayabileceği bağımsız bir organ tarafından izlenir. Bu temel haklar her vatandaş için eşit derecede mevcuttur. Bu bağlamda, kanun önünde eşitlikten de bahsedilmektedir.

Güçler ayrılığı:
Güçler ayrılığı, devlet, mevzuat, idare ve yargı yetkilerinin ayrılmasıdır. Devlet iktidarı, yasama (yasama organları), yürütme (devlet iktidarını yürüten organlar) ve yargı (yargı organları) arasında bölünür.

Hükümetin eyleminin öngörülebilirliği:

Anayasal bir devlette, yasal sistem ilgili vatandaşın yasaya uygun hareket etmesini sağlayacak veya uygulanabilir talepler sağlayacak şekilde formüle edilmiştir. Bu, hükümet eylemini öngörülebilir ve öngörülebilir kılar.
Aşağıdaki ilkeler özellikle önemlidir:

· Kanunluluk: Devletin eylemi herhangi bir kanuna aykırı olmamalıdır.

· Orantılılık: devlet tarafından alınan her önlem uygun, gerekli ve orantılı olmalıdır.

· Geleneksel koşullar değiştiğinde geçiş ve ayar düzenlemeleri.

Güvenlik mekanizmaları ( kontroller ve dengeler):
Üç devlet organı birbirlerini sürekli kontrol eder, böylece ilgili güçler kötüye kullanılmaz. Devlet makamlarından biri etki alanını genişletmeye veya başka bir alana müdahale etmeye çalışırsa, diğer iki devlet organı kendi çıkarlarını savunmak ve dengeyi sağlamak için uygun güvenlik mekanizmalarını kullanabilir.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Hukukun Üstünlüğü

Çocuk Hakları Sözleşmesi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde benimsenen sözleşme 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye de dahil olmak üzere yaklaşık 142 ülke sözleşmeyi imzalamış ya da onay ve katılma yoluyla taraf devlet durumuna gelmiştir. Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni 2 Ekim 1995′te uygulamaya başlamıştır. Sözleşmeyle çocuk haklarının korunması amaçlanmış ve taraf devletlerin sözleşme maddelerine kesinlikle uymaları gerektiği hükme bağlanmıştır. Çocuk Hakları Sözleşmesi 42 maddedir. ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ MADDELERİ

Madde 1: 18 yaşına kadar her insan çocuktur.

Madde 2: Hakların hepsi ayrım yapılmaksızın tüm çocuklar için geçerlidir.

Madde 3: Çocukları ilgilendiren bütün girişimlerde “Çocuğun Yüksek Yararı” temel düşüncedir. Madde

4: Devlet, bu sözleşmede tanınan hakların uygulanması amacıyla tüm imkanları kullanmalıdır. Madde

5: Devlet, anne babaların çocuğun yeteneklerinin geliştirilmesi yönünde uygun biçimde yönlendiricilik yapma hak ve sorumluluğuna saygı gösterir.

Madde 6: Her çocuk temel yaşama hakkına sahiptir. Devlet, yaşama hakkını güvence altına almak ve geliştirmekle yükümlüdür.

Madde 7: Çocuk, doğuştan itibaren bir isim alma, vatandaşlık edinme, anne-babasını tanıyıp bilme ve onlar tarafından bakılma hakkına sahiptir.

Madde 8: Devlet, çocuğun tabiiyetine, isim ve aile bağlarına saygı göstermek ve bunları korumakla yükümlüdür.

Madde 9: Çocuk kendi anne babasıyla yaşama hakkına sahiptir; herhangi bir ayrılık durumunda ayrıldığı kişilerle temas çocuğun hakkıdır.

Madde 10: Ayrı ülkelerde yaşayan anne baba ve çocukların birlikte yaşamaları için her türlü kolaylık gösterilir.

Madde 11: Devlet, çocukların ülke dışına kaçırılıp, alıkonulması ile mücadele için önlemler alır. Madde

12: Her çocuk kendisini ilgilendiren herhangi bir konu ya da işlem sırasında, görüşlerini serbestçe ifade etme, görüşlerinin dikkate alınmasını isteme ve katılma hakkına sahiptir.

Madde 13: Çocuk, isteklerini ve düşüncelerini seçtiği bir yolla özgürce açıklama hakkına sahiptir.

Madde 14: Devlet, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlüğü haklarına, anne babanın uygun yol göstericiliğine bağlı olarak saygı gösterir.

Madde 15: Çocuklar, başkalarıyla bir araya gelme, dernek kurma ve kurulu derneklere katılma hakkına sahiptirler.

Madde 16: Çocuklar onurlu ve saygın birer insandır. Hiç kimse onların onurlarını kıramaz, onları küçük düşüremez. Yaşadığı konut ve kurumdaki özel yaşantısına karışamaz.

Madde 17: Devlet, çocuğun toplumsal, ruhsal, ahlaki, bedensel ve zihinsel gelişimi için ulusal ve uluslararası her türlü kaynaktan bilgi ve belge edinmesini ve bunları yaymasını destekler. Çocuğun bir azınlık gruba ya da yerli bir halka üye oluşundan doğan dil gereksinimlerinin karşılanması için kitle iletişim araçlarını teşvik eder.
** Türkiye’nin çekince koyduğu maddedir

Madde 18: Devlet, çocuğun yetiştirilmesinden sorumlu olanlara gerekli desteği verir.

Madde 19: Çocuğun yetiştirilmesinden sorumlu olanlar, haklarını çocuklara zarar verecek şekilde kullanmazlar.

Madde 20: Devlet, uygun aile ortamından yoksun çocuğu özel olarak korumak ve bu amaçla çocuğun kültürel kimliğine saygı gösterecek uygun çözümler bularak bakımını sağlamakla yükümlüdür.

Madde 21: Çocuğun evlat edinilmesi, çocuğun yüksek yararı göz önüne alınarak gerçekleştirilir.

Madde 22: Devlet, mülteci çocuklara özel koruma ve yardım sağlamakla yükümlüdür.

Madde 23: Engelli çocuklar, devlet tarafından özel olarak korunurlar, kendilerine yeten birer insan olmaları için bakımları, eğitimleri ve iş bulmaları sağlanır.

Madde 24: Devlet, her çocuğun sağlığını güvence altına almakla yükümlüdür.

Madde 25: Devlet, çocuklarla ilgili her türlü kurumun çocuk haklarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi ile yükümlüdür.

Madde 26: Her çocuk, sosyal sigorta dahil, sağlık, bakım ve eğitim imkanlarından yararlanma hakkına sahiptir.

Madde 27: Her çocuk, fiziksel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve sosyal gelişmesi açısından yeterli yaşam standardına ulaşma hakkına sahiptir. Çocuğun yeterli yaşam standardına sahip olmasını sağlamak, en başta anne babaların sorumluluğudur. Devlet, gerekirse anne babalara maddi yardımı da kapsayan her türlü imkanı sağlamakla yükümlüdür.

Madde 28: Çocuk, eğitim hakkına sahiptir. Devletin görevi, ilköğretimin zorunlu ve parasız olmasını sağlamak, her çocuğu yararlanabileceği çeşitli orta ve yüksek eğitim imkanlarına kavuşturmaktır. Okul disiplini, çocuğun haklarına ve saygınlığına uyumlu olmalıdır.

Madde 29: Her çocuk, cinsler, dinler, ırklar ve etnik kökenler arası eşitlik, barış ve hoşgörü anlayışı ile insan haklarına ve temel özgürlüklere, farklı kültür ve değerlere saygılı bir eğitim görme hakkına sahiptir.
** Türkiye’nin çekince koyduğu maddedir

Madde 30: Bir azınlık grubuna ya da yerel halka üye bir çocuk, bu topluluğun üyeleri ile birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ile kendi dilini kullanma hakkına sahiptir.
** Türkiye’nin çekince koyduğu maddedir

Madde 31: Çocuk, dinlenme, boş zaman değerlendirme, oyun oynama, kültürel ve sanatsal etkinliklere katılma hakkına sahiptir.

Madde 32: Çocuk, sağlığına, eğitimine ve gelişmesine zarar verecek her türlü işe karşı korunma hakkına sahiptir. Devlet, işe kabul için yaş sınırı tespit etmek ve uygun çalışma koşullarını düzenlemek zorundadır.

Madde 33: Devlet, çocukları; bağımlılık yaratan zararlı maddelerin kullanımından, üretimine ve kaçakçılığına alet olmaktan korumalıdır.

Madde 34: Devlet, fuhuş ve pornografi dahil, cinsel sömürü ve kötüye kullanımdan korumakla ve bu amaçla gereken her türlü önlemi almakla yükümlüdür.

Madde 35: Çocukların satışa, kaçırmaya ve fuhuşa konu olmalarını önlemek üzere her tür çabayı göstermek devletin görevidir. Madde 36: Taraf devletler, çocuğu esenliğine zarar verebilecek başka her türlü sömürüye karşı korurlar.

Madde 37: Hiçbir çocuk, işkenceye, zalimce davranışlara ya da cezaya, yasa dışı tutuklamaya tabi tutulamayacak ve keyfi biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılamayacaktır.

Madde 38: Devlet, 15 yaşından küçük hiçbir çocuğu askere alamaz ve çocukların savaştan korunmaları için her türlü önlemi alır.

Madde 39: Devlet; ihmal, sömürü, işkence, her türlü zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele, ceza uygulaması ya da savaş nedeniyle mağdur olan çocukların sağlıklarına yeniden kavuşturulmaları ve toplumla bütünleşmelerini sağlama amacı ile uygun önlemler almakla yükümlüdür.

Madde 40: Ceza yasasını ihlal ettiği öne sürülen ve bu nedenle suçlanan ya da yasayı ihlal ettiği kabul edilen her çocuk saygınlık ve değer anlayışını geliştiren, yaş durumunu gözeten ve toplumla yeniden bütünleşmesini hedefleyen tarzda muamele görme hakkına sahiptir. Devlet, çocuğa temel güvencelerin yanı sıra, kendini savunması için her türlü yardımı ve konunun adil bir duruşma ile gecikmeksizin karara bağlanmasını sağlayacaktır.

Madde 41: Eğer devletin yürürlükteki yasa hükümleri, çocuk haklarının gerçekleştirilmesi bakımından bu sözleşmede yer alanlardan daha üstün standartlara sahipse, o hükümler geçerli olacaktır.

Madde 42: Devletin bu sözleşmede yer alan hakların, uygun ve etkili araçlarla yetişkinler ve çocuklar tarafından yaygın biçimde bilinmesini sağlama yükümlülüğü vardır NOT: Çocuk Hakları Sözleşmesi 54 maddeden oluşmaktadır. Sözleşmenin bundan sonra 54’e kadar devam eden maddeleri, sözleşmenin devletler tarafından nasıl imzalanacağı, onaylanacağı ve yürütüleceği ile ilgilidir.

Veröffentlicht unter Cağdaş paylaşım, Genel | Kommentare deaktiviert für Çocuk Hakları Sözleşmesi